Özet 1948 yılında İzmir’de doğdum. 1971 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık-Mühendislik Fakültesi’ni bitirdim. Sonrasında, 1974 yılında Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Şehir Mimarlığı (urban architect ) yüksek lisansını tamamladım. 1976-1980 yılları arasında Mimarlar Odası İzmir Şubesi Yönetim Kurulu üyesi olarak görev aldım. 1985- 1989 yıllarında (Türkiye Komünist Partisi üyesi olarak arandığım için) Hollanda’da siyasi mülteci olarak bulundum. 22 Eylül 1989’da, Türkiye’ye döndüm.

1990’da Türkiye’nin ilk legal komünist partisi olan Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin kuruluşunda yer aldım. 2008 yılında “Yüzleşme Atölyesi” adıyla sivil bir girişim oluşturdum. 2017’de Hrant Dink Vakfı’nın düzenlediği İzmir ve Çevresi: Toplumsal Değişimin Yüz Yılı başlıklı konferansına “Yalan Şehrin Hakikati” başlıklı araştırmam ile katıldım.

Yüzleşme Atölyesi bloğunda; Kuyerel, Sesonline ve İzmirizmir.net sitelerinde, Taraf ve Agos, Duvar gazetelerinde, Birikim ve Tarih Toplum dergilerinde yüzleşme konusunda çeşitli yazılarım yer aldı. “Saklı İzmir Masalları: Farklı Bir İzmir Tarihi”, “Saklı İzmir Mekânla: Farklı Bir Gezi Rahberi”, “Ganimet Şahir İzmir” adlı yayımlandı.

BİR HAYAT HİKÂYESİ

Çocukken büyüklerden tanımak isteyenler sorardı “Sen kimin oğlusun” diye. “Kunduracı İsmail Efendi”nin diye cevaplardım. Babama “İsmail Bey” diyeni ben duymadım. Oysa bab Kulalı’ydı, Bekirbeyler sülalesindendi. Beylik geçmişte kalmıştı…

İsmail Efendi 1947 Eylül’ünde annem Eda’yı, Aralık 1946’da doğmuş olan ablam Fadime’yi (sonra Fatma olacak) alıp İzmir’e göçer. Ertesi sene anası ve kardeşi Hulusi’yi de yanına alır. Babam Havralar Sokak’ta küçük bir kundura atölyesi kurar kendine, amca Kula Mensucat Fabrikası’nda çalışmaya başlar.

1948’in 14 Ocak günü ben doğarım, Namazgâh semtinin Taslıçeşme mahallesinde. 1952 Yaz aylarında Karşıyaka’nın Alaybeyi’nde yaptırılan tek katlı taş evimize taşındığımız günleri hayal meyal hatırlarım.

Yaşlıların “Sörler Okulu”[1]  dedikleri Alaybeyi İlkokulu’nu ve Karşıyaka Lisesi’ni, ardından 1971’de İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Mühendislik Fakültesi’ni bitirip mimarlık diploması aldım.1975 Yılında Ege Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde “şehir mimarlığı” yüksek lisansını bitirdim.

1915 Doğumlu babam Osmanlıca yazar, okurdu. Yeni harflerle askerliği esnasında tanışır. Annem okuma yazma bilmezdi ama kafadan toplama çıkarma ustasıydı. İlkokulu bitirince mahallemizde oturan öğretmenim babama gelmiş, oğlun ilkokulu pek iyi derece ile bitirdi, İzmir’in her ilkokulundan başarılı öğrencilerin ve velisinin katılacağı bir ödül toplantısına davetlisiniz, demiş. O gün öğretmenim Saime hanım sinek kaydı tıraşı olmuş, kravatsız, yakası kolalı beyaz gömleğini giymiş babam ile beni alıp Pasaport’taki Ticaret Lisesi’ne[2]  götürdü.

Zemin kattaki salon tıka basa doluydu. İleri gelenler konuşmalar yaptı ve sıra öğrencilerimizin okuyacağı şiirlere ve “iftiharname”lerini verilmesine geldi. Şiir okunacağından haberim yoktu, ama kafamda bir iki şiir vardı, birini çıktım okudum:

“Ben bir Türk’üm dinim cinsim uludur/ Sinem özüm ateş ile doludur!”[3]

Çok alkışlandım. Niye alkışlandığımı tam anlayamadım; tamam Türk’üm, Müslüman’ım, bunlar “ulu”dur, ama “cins”e bir türlü anlam veremez, öğretmene soramazdım. “Cins” kötü bir şeydi, okulda, mahallede garip işler yapan terbiyesiz çocuklara “cins” derdik, o “cins” çocuğun bu şiirde ne işi olurdu ki?

Alaybeyi’ndeki evimizde hep “büyük aile” olarak yaşadık. İki anne, iki baba, bir nine ve üç çocuk ile başlayan bu aile hayatı çoğalarak sürdü. Kula’da vefat etmiş olan ağabeyleri Sefa’nın dul eşi ve oğlu Rüştü ağabeyim ile birlikte on kişilik bir aile olduk. Rüştü ağabeyim ortaokulu bitirince işe girdi ve onlara Şemikler’de ev yapıldı taşındılar. Ama hemen ardından sırasıyla kız kardeşim Nedret, yine kız kardeşim amca kızı Aysun, oğlan kardeşim Sedat doğunca on bir kişilik bir takım kurmuş olduk. Yer sofrasında yerdik yemeğimizi. Yere önce bir kasnak konulur, sofra bezi kasnağın üstüne serilir, üstüne geniş bir bakır tepsi konulur. Oturuş sağ diz tepsinin merkezine bakacak biçimde oturulur. Tepsinin ortasına konan çorba ve sulu yemekler bu düzen içinde kaşıklanır. Büyük aileden birimiz solak olsa ne yapardık acaba? Hâlâ o günlerimizin güzelliğini bir araya geldikçe anarız.

Muhafazakâr bir aileydik. Bu siyasi muhafazakârlık olarak anlaşılmamalı; değerlerin korunması ve çocuklara aktarılması olarak anlaşılmalı; haram yememek, başkasının malına yere düşmüş para bile olsa el uzatmamak, şiddete başvurmamak, tembellik etmemek, insanların ardından konuşmamak, yalan söylememek, dedikodu yapmamak, iftira atmamak, israfa kaçmamak gibi öğütlerle anlatılmak istenen değerler olarak anlaşılmalı. Bunlar yeri gelir İslami değerler olarak da belirtilirdi.

Mesela babam “siftah”a (günün ilk müşterisi) çok önem verirdi. Eşine dostuna sıkça tekrarladığı bir “şefte”nin (Ege ağzında siftah) önemine işaret eden bir örneklemesi vardı: İslâm insanı eğer şefte yaptıysa ikinci müşteriyi Yahudi komşusuna gönderirse çok sevap işlemiş olur. Günmüzde bütün Yahudileri “düşman” belleyenlere gitsin bu hikayecik…

Arka bahçemiz, evimizle yaşıt olan Alaybeyi Camii’ne komşuydu. Çocukluğumda camilerde pek sık mevlid okutulur ve cami bahçesinde kazanda bademli mevlid şerbeti hazırlanır, cemaate dağıtılırdı. O şerbeti pek severdim ve çocuk burnu kavrulmuş badem o kokusunu nerede olsa alırdı, hemen camiye koşardım. Bayram namazlarını da, hep bir ağızdan tekbir getirilmesindeki ahenge, çocuk sesi o ahenkte kaybolsa da, hayrandım. Kısa süren bir Kur’an kursuna da devam ettim…

Yine de bu altardıklarımdan siyasi olarak da ortam”muhafazakâr” zihinlerde canlanabilir. Bence doğru olmaz. Çünkü Cumhuriyet tarihinde boşaltılan hafızalara yüklenen “modern-laik” birey profili kanımca yanlıştır. Örneğin 27 Mayıs 1960 Askeri darbesini toplumun bu “modern-laik” kesimi desteklerken, babamın karşı çıktığını, yönetim değişecekse seçimle değişmelidir, derdi. Toplumsal ilerleme açısından hangi taraf “ilerici”dir, hangi taraf “Ordu’nun cumhuriyeti “muhafaza” etmesini isteyenler mi, siyasette sivil hakları savunanlar mı?

Galiba yeri geldi gibi, bir okul anım daha var anlatmak istediğim, ki hep başarıların sıralıyor, övünüyor denilmesin:

Lise hayatımda hiç sınıfta kalmadım, bütünlemeye de kalmadım (Hani övünmeyecektim!) Lise bitirme için girdiği sınavların hepsi çok iyi geçmişti. Son sınav o yıla kadar “tahrir” (yazma) dediğimiz, o yıl adı “kompozisyon” (duygu, düşünce ve bilgilerin belirli bir düzen ve uyum içinde bir araya getirilerek ifade edilmesi) olan, yıllardır başarılı olduğum dersin sınavıydı, kısacası liseyi de başarıyla bitirmiştim…

Keyifli, neşeli olarak girdiğim sınavda çok kolay bir yazı konusu verildi, “Atatürk’ün şu vecizesi”nden ne anlıyorsunuz yazınız.

Uzun sürmedi, sınav kağıdını ilk verendim, çıktım gittim. Sınav sonuçlarının giriş kapısına asıldığı haberini aldığımda aldırmadım, nasıl olsa yolum o tarafa düşer, bir bakarım dedim. Ama “şeytan” itiraz etti “Git, bak!” dedi. Hiç de gidip bakmaya niyetim yoktu, nasıl olsa hepsinden geçmiştim, diye düşünürken, şeytana uydum, gittim, baktım, inanamadım. Döndüm baktım. Sınıfta bırakılmıştım, herkes ama herkes “kompozisyon” sınavından geçmişti, iki edebiyat, bir fen sınıfı olan koca okulda bir ben bu dersten sınıfta bırakılmıştım!

Neden?

Evet, hakkında kompozisyon yazın denilen Atatürk’e ait o sözü yanlış bulmuştum! Yazımda bunun neden yanlış olabileceğini yorumlamıştım. Yazım hatası yapmış olmalıydım. Çok üzüldüm, boynumu büküp eve döndüm. Avrupa’da burslu okumak için devletin açtığı sınava girecektim. Tek şart vardı, bütün derslerden geçmiş olmalıydım.

Ben mimarlık ikinci sınıftaydım, 1915 doğumlu babam Kunduracı İsmail Efendi 52 yaşında vefat ettiğinde, düşündüm ki, beni İstanbul’da okutmak için gösterdiği çabaya yüreği dayanamamıştı. Bugün bile sık sık kafama takılır, şu kompozisyondan bütünlemeye bırakılmasaydım, babama yük olmasaydım, devletin burslu öğrencisi olsaydım, diye ve hayıflanırım.

Sınavdaki, Atatürk’ün özlü sözü neydi diye sormayın, kafamı çok zorladım, hatırlayamıyorum. O sınav sayfası hafızamdan silinmiş. Ama şuna benzer bir şeydi:

“Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.”

Ve benim eleştirim de düşüncenin “samimiyet” ölçütü olamaz, yoksa her düşünceyi “samimi bulmayıp” yasaklamanın yolu açık olur. Nitekim bugün “milli menfaate aykırı” diye türlü düşüncelerin yasaklanmasının kaynağı da “samimiyet” meselesinde yatar.

İşte ben “hayat yolu”na böyle bir çocukluktan sonra çıktım.


[1] Bkz. Talât Ulusoy “Saklı Mekân Hikâyeleri”, “Bir Mahalle Alaybeyi”, s113, Sakin Kitap, 2022

[2] Bugün, “İzmir Dış Ticaret Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi.”

[3] Mehmet Emim Yurdakul, “Cenge Giderken” şiirinden.