Hayat Hikayeleri-1-

BİR YOLCULUK HİKÂYESİ
Çıktığım yolda çok kısa, ama çok derin bir iç geçmesinin ardından gelmeli gitmeli bir hâldeyim… Bu hâl, İzmir Buca Cezaevinden Bursa E Tipi Cezaevi’ne dört yüz kilometreye yakın yolu on iki saatte gitmekten sersemlemiş bedenin silkinme çabası…
Uzun yoldan değil bence, elleri kelepçeli, kimse ile tek kelime lâf etmeden, içime konuşmaktan yoruldum. Uzandığım ranzada yaşadığım yıllar arasında, geçtiğim yollar üstünde gezinip duran hafızam da olmasa. Yoksa o mu beni uyutmayan?
* * *
Buca’dan Doç (Dodge) cezaevi arabasına doldurulduk, sekiz buçuk gibi yola koyulduk. Tarih 7 Kasım 1989. Arkamızda bir Doç daha var. Taş çatlasa on iki kişilik arabada balkon salon ayakta, yirmi mahkûm var. Oturanların da ayaktakilerin de eller kelepçeli. Arkadaki arabaya da o kadar mahkûm “yüklediler” mi acaba?
Önce Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’ne on mahkûm, ardından Akhisar Cezaevi’ne dört mahkûm, onun ardından Balıkesir’de iki mahkûm bırakılınca, iki gaspçı bir “dandik bilezikçi” bir de ben “siyasi mahkûm” kaldık Doç’ta, rahatladık, her mahkûma oturacak yer düştü. Oturacak diyorum, çünkü yan gelip sırtını yaslar, şişen ayaklarını uzatabilirsin, ama arabanın her fren yaptığında savrulmak da var.
Kırık camlı üst pencerelerden bakan görüyor, söylüyor:
“Arkadaki arabadan indirilen mahkûm yok.”
Daha üç saate yakın yol gidip hava karardığında Bursa’ya vardık, karantina koğuşuna aldılar. Yorulmuşum. Uzun yol sersemlemesi midir, açlık mıdır yorgun bedeni uyutmayan?
Açılan koğuş kapısının gıcırtılı acı sesi bitmeden içeri gireni içerdekilerin hayret nidalı karşılaması:
“Oooo, bak kim gelmiş, kim gelmiş!.. Nergiz Canavarı gelmiş!..”
Ardından kapanan kapının önünde dikilip, boş bakışlarla koğuşu dolaşan dört tekerlekli hücrenin tek yolcusu bu gelen “canavar”. Yüzlerce gün, yüzlerce geceyi tek başına bir hücrede geçiren anlı şanlı, aslan gibi kükreyen delikanlı, Nergizli Hakan, ne tesadüf, seninle artık aynı koğuştayız!
Buca’da siyasi koğuşlarında yer olmadığından üç gün “9 No’lu Adli Koğuş”a misafir edilmiştim. Havalandırmaya çıkınca kükreyişini duyup şaşırmıştım. Kıdemliler tanıttı “Nergis Canavarı”nı bana, suçu bir savcıyı öldürmek.
Buca Cezaevi’nde havalandırmaya çıkınca karşıdaki parmaklıkların arasından gördüm o üç günün üçünde de “Nergis Canavarı”nı, sessiz sakin bakardı. Ama volta atanlardan biri ona sataşmaya görsün, işte o an kükrerdi.
Kimseye göz ucuyla bile bakmadan girdi, gitti koğuşun dibindeki ranzaya ilişti. Bir süre başı önde öylece söylendi durdu.
“…Söyledim, söyledim, Kemal’e söyledim ben, İsmet’e söyle dedim. Söylemedi. Ben söyledim, Marks yazdı, Lenin dinlemedi. Namaz kıl, dua oku, Marks oku, Marks oku. Savaşmayın, savaşmayın…”
Onun Buca’da, kapatıldığı hücrede benzer cümlelerle, ama bağıra çağıra konuştuğuna tanığım. Şimdi, yanı başımda ve yine hücresinde bir başınaymış gibi konuşuyor, lâkin hücrede yaptığını yapmıyor, kafesinde aslan gibi kükremiyor.
Kısa bir süre söylediklerine kulak kabartan, aynı cezaevi arabasında yolculuk yaptığım iki gaspçı kafadar ona takılmaya, sarakaya almaya, gevrek gevrek gülmeye başladılar. O ise onlara tepkisiz, içinde gezindiği dünyadan çıkası değil…
Tepkisizlikten cesaret almış olmalılar ki, kafadarlar işi gülüşmekten sataşmaya vardırdı. O hâlâ kendi dünyasında. Gaspçı ikili Buca Cezaevi’nde nam salmış bu babayiğitin hiç de korkulacak biri olmadığına kanaat getirmiş olmalılar ki, birbirlerine verdikleri gazla Nergizli Hakan’ın yanına varıp önce sözle sataştılar, sonra elle sataşmaya kalkıştılar… Kalkıştıklarıyla kaldılar. Ayağa fırlayan Hakan sağıyla birini, soluyla öbürünü kavrayıp bir güzel tokuşturduktan; sağındakini sağına, solundakini soluna savurduktan sonra, Bursa E Tipi’ni zangırdatan aslan kükreyişini koyverdi:
“Heeeeeeeyt! Var mı lan başka bulaşan!!!!”
Koca koğuşun duvarlarına çarpıp yankılanan nara sönmemişti ki, demir kapının acı gıcırtısı duyuldu ve telaş içinde koşan gardiyan ordusu doluştu karantina koğuşuna, doğru Nergizli’nin üstüne çullandılar.
Yıllarca hücresinde olmadık gardiyan zulmü yaşayan bu babayani delikanlı, onları görünce pıstı, süt dökmüş kediye döndü, gitti bir duvar dibine sindi. Dört yanını saran gardiyanlar onu derdest edip karga tulumba çıkardılar koğuştan.
Koyu bir sessizlik çöktü… Ben uykuya dalasıya koğuşta çıt çıkmadı.
Uykumda yelesi kabarık lâkin uysal bir aslanla beraberdim. Gözleriyle bir şeyler anlatıyordu… Yelesini okşadıkça, aslan ellerimi öpüyordu… Ben onu sevmiştim, o da beni sevmiş olmalı. Hayırlara çıksın…