Bu toplum, çok büyük yalanlar üzerinden yürüyor. Yalanlar, yüzleşilmedikçe, her geçen gün güçlenen “canlı”lardır. Baskıyla boşaltılan hafızalarda her geçen yılla daha da “doğru”laşır ve gürbüzleşirler. Hafızanın esaretten kurtuluşu, bu yalanlardan kurtuluşla mümkündür.
Resmi Cumhuriyet tarihi, Osmanlı’nın son dönemini; toplumsal, ekonomik ve kültürel tanımlamada şu kalıba döker: Osmanlı her bakımdan çok geridir. Sefalet ve cehalet içindedir. Zabitandan (subaylar) gayrı okumuş, münevver (aydın) yoktur.
Siyasi kalıp daha köşelidir: Abdülhamit zalim diktatördür, kurtuluşumuzu memlekete “hürriyet” getiren İttihatçı subaylara borçluyuz.
Bu ekonomik ve siyasi kalıplar yanlıştır.
***
Birinci kalıbın yanlışı şudur: Bir kere, döneminin beş büyük devletinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu dünyadan soyutlanarak ele alınmaktadır. Osmanlı yükselen kapitalist üretim tarzı ve üretim ilişkilerinin dışında değildir. Kapitalizmin eşitsiz gelişmesi sonucu ülkeler, bölgeler ve şehirler arası farklar, Osmanlı’yı kapitalist dünya dışında tanımlamaya yetmez.
İzmir, İskenderiye, Selanik, Halep, Beyrut ve İstanbul finans sermayesi, sanayi ve ticaret sermayesi hareketleriyle canlı şehirlerdir ve bunlar arasında; dışarıya sattığı mallardan elde ettiği gelir, yüz yıl boyunca (1820-1929) dışarıdan aldığı mallara ödediğinin iki katı olan İzmir önde gider.
Evet, ortada bir sefalet vardır ama “Türkiye sınırları içinde kalan alanda kişi başına düşen GSMH’nın Birinci Dünya Savaşı yıllarında büyük bir düşüş gösterdiği…”ndendir (Şevket Pamuk, Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi, s.25) bu durum ve kişi başına gelir “1820 yılında Batı Avrupa ve ABD ortalamasının yüzde 55’inden 1913 yılında yüzde 29’una gerilediği,..” (age, s.29) İttihat Terakki’nin “sermayeyi millileştirme” politikaları ürünüdür.
Osmanlı’yı Cumhuriyet’e kıyasla “tartışmasız” ekonomik gerilik içinde göstermek, en başta, İttihat Terakki’nin büyük yıkım getiren savaş suçunu örter. Üstelik, ”sermayenin millileştirilmesi” adı altında yapılan hırsızlıklar sonucu, çalışan fabrika ve ticarethanelerin batırılması ve; Ermeni ve Rum nüfusun “temizlenmesi” sonucu nitelikli emeğin yok edilmesi, ekonomiyi çökertmiştir.
İkinci Kalıp: Üniforma Hayranlığı! veya “zabitandan gayrı okumuş, münevver yoktu!” kalıbıdır.
Öyle mi? İşte bu yazının omurgasına oturan “asri derviş” Baha Tevfik, yetiştiği İzmir şehri ve sosyal çevresiyle birlikte ele alınacak, bu çevrenin “okumuş”ları üzerinden mesele tartışılmaya çalışılacaktır. 19.Yüzyıl ikinci yarısı ile 1922’ye kadar olan sürede, İzmir özelinde eğitim, kültür ve politika alanlarında neler vardı ve İttihatçı Cumhuriyet ile neler yok edildi sorusuna cevap aranacaktır.
***
Baha Tevfik de kim ola ki? Bu soruya bir iki cümle ile cevap vermek imkânsız. Baha Tevfik’in kimliği, bu yazının sonuna doğru belki biraz aydınlatılmış olur sanırım.
Yine bir İzmirli olan Bezmi Nusret, yirmi yaşında hukuk eğitimi için gittiği İstanbul’da bir “Tenkid” adıyla bir dergi çıkarmaya başlar. Bu derginin en başyazarı, İzmirli Baha Tevfik’tir.
“Tenkide halkın zihninde tabu haline gelmiş şeyleri devirmekle girmeli ve tenkit mutlaka yıkıcı olmalıdır.” (Tenkid, 1326, s.2- .5).
Peki, hem “yıkıcılık”, hem “dervişlik” de neyin nesi? Allah’a ihtiyacı olmayan adamdan derviş olur mu?
“Asri”likte dervişlik böyle olur!
Şöyle olur, “ne İsa’ya, ne Musa’ya” yaranma derdi olmayandır “asri derviş”. O “hak” bildiği yoldan yürür.
Baha’yı, Cumhuriyet’in doksan yılı aşkın süresince kimseler tanıyamamış, sevememiştir. İnsan görüp de sever değil mi? Baha gösterilmez, her taraftan kötülenir. Tam derviş abdallar gibi…
Malûm, 13-18 Eylül 1922’günlerinde yaşanan “Büyük İzmir Yangını” ile şehrin en güzel yapılarını barındıran Rum ve Ermeni mahalleleri küllere gömülür. Bu felaket günleri “kurtuluş” diye adlandırılmaya başlandıktan sonra, “kurtarıcı” ve “kurtuluş” efsaneleriyle “renkfrenk” geçmişi karartılan bir İzmir’de, adım adım “şehir hafızası” da silinir: Eski sokak adları atılır, sokaklar “numara”lanır. Yangından kurtulan mekânlara yeni işlevler, yeni adlar verilir, geçmişlerine dair satırlar kitaplardan silinir. Felaket öncesi sokaklar, mekânlar ve insanlar “unutulur”, unutturulur.
Oysa, o yollardan geçen, o mekânlarda yaşayan insanlardan biridir “asri derviş”.
Baha Tevfik’te, şehrin hafızalardan kazınmış son yıllarının bu genç İzmirlisinin hayatında, “Büyük Yangın”dan on-yirmi sene öncesinin net ve çok renkli fotoğrafını buluruz. Doğup büyüdüğü mahalle, gidip okuduğu okullar, kulağından giren sesler ve kaleminden dökülenler canlandırır o fotoğrafı. Hattâ dört, beş yıllık İstanbul hayatında sergilediği milleti hakîme ekâbirlerinin felsefi ve siyasi sefaleti fotoğraf arkasına düşülmüş notlar gibidir.. Baha Tevfik’in yazdıklarını iyi okumak, bıraktığı fotoğrafa iyi bakmak gerekir.
Baha Tevfik’in yazdıklarını “içinden” okuyanlar, yüz yıldır çilesini çektikleri İttihatçı zihniyet zindanının karanlığını tanır, zindandan çıkışın ışığını bulur. İttihatçılığın devrimcilik değil, darbecilik olduğunu; İttihatçıların özgürlük getirenler değil; başta Ermeni ve Rum milleti olmak üzere Anadolu’nun Hristiyan milletlerinin canına ve özgürlüğüne kast (ve katl) edenler olduğunu anlar.
Baha Tevfik’in yazılarını “dışından” okuyanlar onu “din düşmanı”, “gayesiz, anarşist, vs…” olarak görür, sadece “seyreder.”
Baha Tevfik’in (1884-1914) kısacık ömürde yakaladığı düşünce zenginliği ve üretkenlik çok şeye kapı aralar: Niye geri alındıktan dört gün sonra İzmir’in kül olup havaya savrulduğunu; “tekke ve zaviyeler”in niye kapatıldığını; niye“Harf İnkılâbı”na gerek duyulduğunu; yeni bir “din” gibi “tek fikir, tek fırka, tek adam” düzenine niye ihtiyaç duyulduğunu yeniden, yeniden sorgulatır.
Baha Tevfik, hakikati çocuklardan gizlemiş İttihatçı Cumhuriyet’in eğittiği (!) insanlara, geçmiş diye öğretilen her şeyi hafızalarından silme, geçmişinin hakikâtlerini arama arzusu verir.
O renkleri, o darbeleri, o karalığı ve süzülen ışığı görebilmek, hissedebilmek için Baha Tevfik’i İttihatçı resmi görüşün Türkçü-İslâmcı-laikçi çeşitlemelerinin dışına çıkıp okumak gerekir.
***
Son sözü başa alalım: Baha Tevfik bir “yapı sökücü”dür. Onun zamanında bu “söküm” işini yapana kimileri “densiz”, “denâet erbabı”, “zındık”, “kafir” ve hatta daha neler demiş olmalılar ve hâlâ da diyorlar.
Kimler mi onlar? Baha Tevfik’i anlamak için bu sorunun cevabını bulmak şart.
Hangi İzmir?
Baha Tevfik’in içine doğduğu İzmir, sadece ticaret ve sanayide hızla gelişmenin değil; dünya ile yoğun iletişim içindeki “özerk İzmir”[1]de; kültür ve sanat alanında, düşünce ve siyaset alanında yeşermekte olan çoğulcu zenginliğin resmini çizer bize. Özellikle her dinden Osmanlılar arasında bir eğitim seferberliği yarışı vardır. Osmanlı ülkesinde İslâm millet, Abdülhamit’in “Kanunu Esasiyi” askıya alırken dayandığı esas gerekçede belirtildiği gibi, eğitimde en geri durumdadır[2]. İzmir’de ise durum hiç de öyle değildir. Eğitim kurumsal bakımdan eski yapıyla sürse de, “dünya ile ve diğer dinlerden İzmirli milletler ile” ilişki o yapıyı ve o yapıdan yetişen insanları etkiler.
Baha Tevfik İzmir’in Namazgâh semtindendir. Doğduğu zamanlarda “Beyler sokak”ları, Çorakkapı- Hatuniye (bugün Oteller Sokağı) arası devletli ve tüccar İslâm milletinin yeni muteber semtleri olmuş, Namazgâh’ın önüne geçmiş olsa da, hâlâ mihrabı yerinde bir mahalledir o zamanlar Namazgâh. İslâm mahallesinde ilk güzel hanelerin yükselip çoğaldığı, “çıkmaz”lar yerdir Namazgâh..İtibarına katkı bir de Agora düzlüğü üstünden Körfez’i gören kıraathanelerinden gelir. Şehrin ileri gelenleri Askeri Kıraathane’yi değil, bu kadim mekânları yeğler. Askeri kıraathane Hükümet Konağı’na ve Sarı Kışla’ya komşudur, bu yakınlık oralardan uzak tutar İzmir’in fikir hayatında sözü olan İslâm millet insanını.
Namazgâh’ın bir de ünlü medresesi vardır; Kurşunlu Medrese (İzmir Şehrinde Osmanlı Medreseleri Hakkında Ön Bilgi, Münlr Aktepe). Üç adım ötede; Çorakkapı, Tilkilik, Kestelli, Mahkeme Önü, İkiçeşmelik mahallelerinin de medreseleri vardır. Mescitler ve kıraathaneleri ile;. tekkeler ve türbeleri ile, zaviye ve hazireler ile dolu bir semttir Namazgâh.
İzmir’in ilk Ortodoks kilisesi, Agia Yannis Kilisesi Namazgâh’ın hemen sırtından bütün şehri ve körfezi seyreder ve burası, çevresi yerleşmiş küçük Rum cemaati ile birlikte Mikra Yannis mahallesi diye bilinir. Kim ala koyabilir masum mahalle kapışmalarından çocukları? Onlar birbirlerinin huyunu ve dilini bu yakın ilişkilerde tanır. Gürbüz, yağız küçük Baha bunun dışında kalabilir mi?
Baha’nın çocuk kulağı her saat başı saat kaç ise o kadar zangocun o kadar ipine asıldığı Aya Fotini’nin çan kulesinden yayılan sesi tanır. O çan kulesi ki, Hisar’ın ve tüm camilerin minaresinden yüksektir. Bir bu kuleden mi gelir çan sesi; en yakındaki kadim Ay Yanni, Aya Fotini’ye duvar komşusu Ay Yorgi’nin ve ötelerin kiliselerinin girişen çan sesleri zaman olur bir senfoni ahengiyle doldurur şehrin semasını.
Baha’nın çocuk kulağı her Cumartesi havralardan yankılanan ilahileri tanır. Yahudi ibadethaneleri, havralar Namazgâh’a iki adım mesafedeki Değirmendağı yokuşu başında (en büyük sinagog olan Bikur Holim) ve yoğun olarak da Havralar Sokağı çevresindedir. Babasının elinden tutup Yahudi Mahallesi’nden içinden geçip çarşıya inerken o seslerin taştığı yüksek duvarlara bakardı durur şaşkın gözlerle.
Baha Tevfik okullu hayata ilk adımını bu ortamda atar. Bektaşî, Kadirî, Melâmi, Mevlevî, Nakşibendî, Rifa’î ve daha nice tekke ve dergâhların arasında, hazireler içinde oynar, büyür. Türlü türlü taşların sessiz muhabbetlerine dilsiz misafir olur. Kilise ve havraların arasında, Rum ve Yahudi mahallelerini yaşar. Namazgâh, deyim yerindeyse, dinlerin birbirine değdiği yerdir.
***
İnsanın yaptıkları, söyledikleri, yazdıkları yetiştiği vf içinde bulunduğu çevre ile değerlendirilir. Aksi, yani salt yaptı, söylediği ve yazdığını “delil” kabul edip yargılamak, mahkemelerin yolu, yöntemidir.
Çevre denilince “Hangi İzmir” içinde özetlenen; ekonomik, toplumsal, kültürel çevrenin özetidir. Özet değil, ciltlerle aktarılmış olsa da, bunlar bile yetmez eser veren bir insanı yeterince tanımaya. Kimlerle arkadaşlık etti, kimlerin ağzına baktı, kime kulak kesildi ve ilişkide bulunduğu bütün bu kişilerin yetişmesinde etkisi olan tavır ve eserleri nelerdi, bilmek gerekir.
Baha doğmadan, Tanzimat öncesinden sancıları başlayan bir süreci yaşamaktadır şehir. İfade özgürlüğü sancıları…
Beyler Sokağı’nda 17 numarada matbaasında “Edep Ya Hu”nun basıldığı “İzmir” gazetesinin , mesul müdürü Hüseyin Hilmi’dir, hani şu “İştirakçi” diye bilinen. İştirakçi Hilmi otuz yaş kadar Baha’dan büyüktür, ama âlem onu Baha’nın öğrencisi gibi görür, bilir. “Akıl yaşta değil” ise, ne önemi var, değil mi?
Ama daha da önemli biri vardır burada, başyazar İsmail Suphi, daha sonra ünlendiği adıyla Suphi Ethem! Baha Tevfik ile yaşıt sayılır, İstanbullu’dur, İzmir’e mi taşınmıştır, sanmam. Kafasına göre yazabileceği bir gazete olarak “Serbest İzmir”i seçmişse, bu seçim dönemin İzmir’i üstüne düşündürmelidir. İlk sayısının tarihi 23 Temmuz 1907, yani meşrutiyetin tekrar ilânına daha bir yıl var. Bu “istibdat” ortamına rağmen “serbestiyet” hali İzmir’in “özerk” yapısına has bir durumdur. “Edep Ya Hu” Meşrutiyet’ten dört ay kadar sonra , 8 Ekim 1908’de çıkmaya başlar.
Suphi Ethem, bu genç, kaba pozitivist ve materyalist düşüncelere, bilime mutlaklık tanıyanlara karşı, “sezgi”nin önemine vurgu yapan Henry Bergson’un takipçisidir. Bu ifadelerle onu “idealist” düşünce takipçisi olarak görmek çok yanlış olur. Suphi Ethem, Türkçe’de ilk botanik tarihi kitabını (İlm-i Nebâtât Târîhi)ni ve ilk tıp ansiklopedik sözlüğünü (Ulûm-ı Tabiyye Lügati) yazmıştır.
Şimdi, bu bilinenlere rağmen, pozitivizmin sığlığına karşı sezginin öneminin altını çizen bir düşünür nasıl olur da hemen kabaca “pozitivist ve materyalist” diye tanımlanır? İşte Baha Tevfik de benzer biçimde kolayca takılıveren sıfatlarla tarife kurban edilmeye çalışılan biridir.
***
B. Tevfik’in yazılarının yer aldığı İzmir gazetesinde Ömer Seyfettin de yazar. Ama ne yazar? Ondan çevresi bir şey öğrenecek değildir, tersine Ö.Seyfettin İzmir’de çok şey öğrenecektir. Baha Tevfik ona Fransızca öğretir … İzmir yıllarında bildiğimiz Ö.Seyfettin’den; milliyetçi, kan damlayan hikayelerin kaleminden eser yoktur. İzmir, insanıyla ve limanıyla onu etkilemiştir.
Baha Tevfik’in, Neyzen Tevfik’in ney’e üflediği nefesiyle düşleri çoğalır, onun da taşlamaları küçük yaştan çocuk diline dolanır. Söz dile dolanmakla kalsa iyi, kâh aklı çeler, kâh şimşekler çaktırır Baha’nın hayal dünyasında.
Hisar Camii imamı Rakım Efendi’de o semtin insanıdır, şeyhi olduğu Rufai dergâhı Emir Sultan Türbesi haziresindedir ve Namazgâh ile Taslıçeşme’ye sınır olur. Dergâh’tan zaman zaman siyah sarıklı Rufailerin taş duvarlardan taşan zikirleri, ilahileri oyuna dalmış mahalle çocuklarını susturur, anlamasalar da dinletir.
Vücûdun mazhâr-ı sırr-ı ezeldir yâ Resulallah
Dilin mir’ât-i nûr-ı lemyezeldir yâ Resulallah
Seni Hakk nûr-i zâtından yarattı hubb-ı zâtıyla
Anın çün Zât-ı Pâkin bî-bedeldir yâ Resulallah
“Benim yolum, içinde uydurma bulunmayan din, tembellik bulunmayan ibadet, fesat bulunmayan niyet, yalan bulunmayan doğruluk, ikiyüzlülük bulunmayan hal, iddia ve makam isteği düşüncesi bulunmayan yer ve Allah’a tamamen tevekkül etmekten ibarettir” nasihatlarına bağlanır B.Tevfik.
O’nun hayran gözlerle seyretmeye doyamadığı bir Tevfik Nevzat ağabeyi vardır. Otuzlu yaşlarında boylu, poslu bir yakışıklı bıçkın adam. Eşrefpaşa’nın Girit muhaciri kabadayılarına kafa tutmasıyla bilinir. O’nu bu “batak” hayattan çekip alan, dizi dibinde “rahle-i tedris”e alan bir Bıçakçızade İsmail Hakkı (1861-1950) vardır, Nevruz dergisini çıkaranlardandır.
Bıçakçızade, İkiçeşmelik yokuşunda Nazırzade Medresesi’nde Arapça dersleri verir, Tevfik Nevzat’ı burada yetiştirir, onu hukuk okumaya teşvik eder. Kendi de aynı zamanda çekirdekten yetişme hukukçudur (dava vekili) ve dışarıdan girdiği sınavlarla “diplomalı” olur, çok yerde yargıç göreviyle bulunur. İzmir İdadisi’inde felsefe ve edebiyat dersleri verdiği yıllarda Baha Tevfik de öğrencisi olur.
Baha Tevfik’in bir diğer ağabeyi, Hafız İsmail Hakkı vardır. Darülmuallimin mezunudur, davavekilliği yapar. İyi Fransızca bilir, dünyayı izler. Ahenk ve Hizmet gibi İzmir gazetelerinde yazar, İstanbul’da Musavver Terakki gazetesinde bir ara (1900) başyazar olarak görülür. Kendinden beş altı yaş büyük Müstecabizade İsmet ile geçirdiği İstanbul yıllarındadır bu olanlar.
Hafız İsmail Hakkı Tevfik Nevzat ve Şair Eşref ile birlikte tutuklanır, İstanbul’da yedi ay hapis yatar. Meşrutiyet öncesi Hizmet ve Ahenk gazetelerinde yazıları çıkar. Meşrutiyet ertesi İttihad gazetesinde baş yazarlık ve Edep Yahu mecmuasında yazarlığı vardır. Bir İkiçeşmelik yokuşunu tırmanır, İttihat Terakki kulübünde gençlere seslenir, bir iner Hisar Caii’nde cemaate vaaz verir. Osmanlı milletlerinin, her dinden Osmanlılar için “Özgürlük, Eşitlik ve Dayanışma”nın önemini anlatır. O, “devlet başa, kuzgun leşe” diyen Selanik İttihatçılarına, Balkan komitacılarına benzemez. 1912 Sopalı Seçim’de Hafız İsmail Hakkı artık Hürriyet ve İtilaf saflarındadır. (İzmir geri alındıktan sonra, 150’likler listesine alınır, Mısır’a sürülür ve orada ölür.
Baha Tevfik’in rahlesinde feyz aldığı, görüp izleyip örnek aldığı İzmirli münevverler daha pek çoktur, sayfalar doldurur.
Namazgâh sırtlarından Agora’nın yaşlı yıkık taşlarına dalar gider genç adam, Aya Fotini’nin çan sesleriyle uyanır. Gözlerinde soru olur koca pirinç çanın gidip geldiği yer: Niye çan kulesi bütün minarelerden yüksek? Ne saraydan ferman, ne de İzmir İslâm milletinden isyan duyulmamıştır “Ol şehirde kuleden yüksek minare olmaz” diye! Yüksek minare bir yana, Osmanlı’nın ikinci büyük şehri İzmir’de, “selâtin”, yani padişah tarafından yaptırılmış camii yoktur ki!!!
Baha Tevfik böyle “renkli ve Frenkli” bir ortamda yetişir ve her sabah Namazgâh’taki evlerinden besmeleyle çıkıp, İkiçeşmelik’ten inen yokuşu geçip, Portekiz Havrası’nın aralığını aşıp, Balcılar İçi’ni ve ardından Şekerciler İçi’ni dikine kesip; Kestane Pazar, Keresteciler, Mektep sokakları üstünden İdadi’nin arka kapısına erişir. Sabahın erinde ahşap kepenk kanatlarını katlayan esnafın selamlaşmaları arasından belki çekingen mahçup bir iki selâm alıp verdiği de olur..
Baha Tevfik için, sadece üzerinde ısrarla durduğu konulara bakarak “İslâm kültürü ile ilişiği olmayan” bir kişi denebilir mi? İslâm kültürü ile ilişiği olmak sadece “İslâm’ın beş şartı” ile mi ölçülür? İslâm sadece “iman ve ibadet” değildir, bir toplumsal kültürdür ve aynı zamanda başka kültürlerle etkileşen bir toplumsal kültürdür. Baha Tevfik tam da bu kültürün göbeğindedir. Ama toplumsal kültür toplumuna ve topluluğuna göre değişir. O’nun yaşadığı komşu çan sesine saygılı İzmir’in İslâm mahallesinde Bektaşi ve Rufai tekkeleri de vardır ve hatta “zor zenaat” Melâmilik bile hak ettiği saygıyı görür. Baha Tevfik’i bir “zor yol”un yolcusu olarak görmek daha hakkaniyetli olmaz mı?
Baha Tevfik’in kısa ömrüne sığdırdığı yazılarında “çok paradigmalı” düşündüğünü görürüz. Beliren güncel tartışmalardan, girdiği polemiklerden bir ikisine bakıp “nihilist, materyalist, pozitivist vs” diye etiketlemek doğru değildir.
Tasvirine çalıştığım İzmir ortamda yetişen genç insanın, hayata kışla hayatı penceresinden bakması beklenemez. Meselâ, “Baha Tevfik’in sistemli çalışması, Ömer Seyfettin’in de ifade ettiği gibi gayesizdir ve bu sistemli çalışma, Türk toplumunu bir sistemsizliğe ve tutarsızlığa doğru götürme yolunda gelişmiştir” (Tarih ve Toplum, Haziran 2003, c:39, sayı: 234/ Baha Tevfik, Muhalif, Asi ve Sıradışı /Selçuk Çıkla) denilebilir mi? “Gayesiz, sistemsiz, tutarsız!” Bu sıfatlar Baha Tevfik’e asla uymuyor. Hele hele Ömer Seyfettin’in Baha Tevfik’in yüzüne söyleyemeyeceği sözler hiç uymuyor.
Ömer Seyfettin’in Baha Tevfik eleştirisi burada ancak “şıracının şahidi bozacı”nın tanıklığı değerindedir. Jandarma mülazımı Ömer Efendi’nin İzmir’de görevli olduğu yıllarda ona kol kanat geren yaşıtı Baha Tevfik’tir (1884-1914). 1913’te yayınına başladığı “Felsefe Mecmuası”nda önun “felsefi şiirler”ine yer verir.
***
Zaten bu toplum, bir “gaye”ye bağlananların, o gaye dışındakileri “gayesiz” saydığı günden beri gün yüzü görmedi. Bugünün alaboraları, çırpınışları da o günlerin “tek gaye” zihniyetinin ürünü değil mi? Baha Tevfik’in “gaye”si ille de “İttihatçı” hedeflere uygun olmak zorunda mıydı? Çok farklı dinlerin ve dillerin bir arada daha iyi koşullarda ve barış içinde yaşamasını istemek “gaye”sizlik midir? İslâm millet içinde kadın haklarının farkına varan, “feminizm”i dillendiren değil midir o? “Sosyalizm”i o değil miydi İştirakçi Hilmi’ye, medrese talebesi Hamit Suphi’ye, kendinden on iki yaş büyük Müstecabizade İsmet’e, on yaş büyük Hafız İsmail Hakkı’ya, Muhami Mehmet Sadık’a anlatan ve öğreten? Meclisinde bulunduğu daha kimlere ve daha neler anlatmadı ki! Kim Baha Tevfik gibi kabında duramayan bir gence kafasından “gaye” biçebilir?
Meşrutiyeti hazırlayanlar ne sadece İslâm ya da Türk milletten insanlardı, ne de Osmanlı zabitleriydi. Bu anlayış külliyen yanlıştır, bir ezberdir. Meşrutiyet’in düşüncesini yeşerten ve geliştiren ve çilesini çeken her dinden sivil aydın insanlardı. Özellikle de adları hiç anılmayan İslâm olmayan milletlerden aydınlar… Çünkü ezilen, sömürülen toplumsal kesim onların dahil olduklarıydı. Aralarından tüccar ve sanayici çıkmış olması, bunların zengin olması bu sınıfsal gerçeği değiştirmez. Baha Tevfik onlarla birlikte mücadele etmenin en güzel örneklerinden biridir. 31 Mart 1909’da darbe için İstanbul’a doluşan askerler, bu birlikteliğe düşman olanlar ve Meşrutiyet’in kazanımlarını yiyip bitirenler değil midir?
“Baha Tevfik, Fransızca bilen,.. yalnız bir cepheli bilgisi ile bütün dikkatini Batı’ya çevirmiş ilk kişi” demek bir büyük yanlışlık ve haksızlıktır. Baha Tevfik harcı alem Fransızca bilmezdi, yirmi bir yaşında arkadaşı Hasan Vasfi Menteş ile birlikte Fransızca “İştikak Lugatı‟nı (Türeme Sözlüğü) hazırlayacak, “Nietsche; Hayatı ve Felsefesi”ni çevirecek kadar Fransızca “bilen” biriydi.
Osmanlı’daki çok dilli ve dinli yapının Meşrutiyet ile önü açılan “eşit haklı, çok milletli yurttaşlar toplumuna” evrilmesini isteyen Baha Tevfik “dikkatini batıya kilitlemiş” dar kafalı bir kişi değildir. Bu sıfat, “ulus devlet” deli gömleğini yüz yıldır milletin sırtına giydirmeye çalışanlar için biçilmiş kaftandır.
Baha Tevfik çok milletli bir toplum inşası için; materyalizm, ahlâk, terbiye, Kant, Spencer ve çeşitli felsefe konularında; feminizm, sosyalizm, millileşmek konularında yazıyor, dergiler çıkarıyor, “pozitivist ve aydınlanmacı”lar ise “Türkleşmek” ve “Turan”dan başka iki kelime lâf edemiyor. Ama onların “gaye”leri var. O “uğursuz gaye” uğrunda yanmadı mı Güzel İzmir?
“On yedi cilt kitap neşrettiği halde millete hizmeti mahdut (sınırlı) kaldı” demek, on dört yaşında yazmaya başlayan ve otuzunda hayata veda eden, her sene başına bir cilt eser verdiği itiraf edilen bir insana haksızlık değil de nedir? Millete hizmet illâ “ölmek ve öldürmek” midir? O’nun genç yaşında Meşrutiyet ertesi İzmir’de çıkardığı “11 Temmuz” gazetesi yeter: “11Temmuz bilhassa şehrimizde hiç kıymeti bilinmeyen ve adeta kendisine adi bir hayvan muamelesi gösterilen muhterem (saygıdeğer) kadınlığın bilcümle (bütün) hukuk ve vezaifini (hakları ve görevleri) olanca asabiyetiyle (en son gayretiyle) müdafaa edecek ve onlara cemiyet içinde lâyık oldukları mevkii ihtiramı bahşedebilmek için çalışacaktır.” (11 Temmuz, sayı 1, 2/15- Ağustos 1908) diye yazabilen birisine “sınırlı” olarak tanımlamak, haksızlıktır.
Baha Tevfik, yaşıtı ya da büyüğü hemen tüm İzmir’den arkadaşları “adalet, eşitlik, dayanışma” hedefinden hiç şaşmadı. İttihat Terakki çeteci ve darbecilerine karşı en erken cephe alan, eşit haklı bir arada yaşamayı sağlamak için uğraşan onlardır. Onlar Osmanlı milletlerinin bir arada yaşaması için uğraşırken, “Teşkilatı Mahsusa”lı İttihatçılar “Milli İktisat” adı altında “tehdit, tehcir ve gasp” peşinde koşuyorlardı.
Sonuçta kötüler, silahı ve gizli örgütü olanlar “zafer” kazandı, “kahraman” oldular. Düşünen, kitaplar yazan, dergiler çıkaran, çok dinli ve çok dilli demokratik bir toplum olarak gelişmek isteyenler kaybetti; ya “hain” ilân edildiler, kimi idam edildi, ya da unutulmaya terk edilip yaşarken öldürüldüler. Baha Tevfik genç yaşta ölmeseydi, bugün “hain” mertebesine yükselmiş olacaktı hiç kuşkunuz olmasın!
[1] Geniş bilgi için bkz. Phliip Mansel, “Levant: Akdeniz’de İhtişam ve Felaketler), 2011
[2] Geniş bilgi için bkz. Herve Georgelin, “Smyrna’nın Sonu/ İzmir’de Kozmopolitizmden Milliyetçiliğe)”, Bir Zamanlar Yayıncılık, 2008