Yüzleşme Yazıları

İzmir Kültür Pla+form Girişimi Süreli Yayını, sayı 8, Aralık 2017, s.58-64

Talat Ulusoy ile Söyleşi: Sarp Keskiner

* * *

Yüzleşme Atölyesi, kolektif bir hatırlama kültürü yaratmak amacıyla 2012 yılında kurulmuş. Geçmişteki gerçeklerle yüzleşmenin demokratik bir toplumun inşasında birincil önem taşıdığını savunan atölyenin kurucu üyelerinden Talat Ulusoy ile yangın öncesi İzmir, toplumsal bellek ve gelecek üzerine söyleştik.

Yüzleşme Atölyesi’nin ortaya çıkış öyküsünden bahseder misiniz?

Derin bir ihtiyaçtan doğdu diyebiliriz.

Neredeyse doksan yıldır üstü açılmamış o kadar çok doğru bildiğimiz yanlış, hakikat bildiğimiz o kadar çok yalan var ki bunları toplumsal sağlığa kavuşmak için mutlaka tartışmamız lazım geldiğine inanarak yola çıktım. Taraf’taki “Talat Ulusoy Yüzleşme Atölyesi” adlı köşemde gazete kapanana kadar, özellikle İzmir üzerine yazmaya devam ettim. Ağırlıklı olarak neden İzmir üzerine yazdığıma daha sonra etraflıca değineceğim. Yalanların, acıların düğümlenip denize döküldüğü bir şehirde yaşadığımıza inanıyorum. Bu yüzden o yalanları, acıları döküldükleri denizden çıkartmanın, gerçeklerle yüzleşmenin gereğini savunuyorum. 2012 yılında Konak Pier’de düzenlediğimiz ilk etkinlikte, meseleye aynı yerden bakan arkadaşlarımızla, “13-18 Eylül İzmir Yangını bir daha yaşanmasın” yazılı pankartlar açtık, mumlar yaktık; hayatını kaybeden insanlarımızı andık ve denize sembolik bir gemi bıraktık. İzmir yangınında kimi kaynaklara göre yüz bin İzmirli hemşerimiz yanarak, dumandan zehirlenerek, denize düşerek ya da rıhtımdaki izdihamda sıkışarak öldü. Çeşitli dilleri konuşan, farklı dinlere inanan, çok renkli bir İzmir’in insanlarıydı, hayatını kaybedenler. Vicdanlarımızı yaralayan bu ağır yükten kurtulmak için kimsenin diline, dinine, milliyetine bakmamak gerektiğini, insan olmanın yeterli olduğunu vurguladık.

İlk etkinlik için Konak Pier’i seçmenizin özel bir sebebi var mıydı?

Pier’den Bella Vista’ya, yani Gündoğdu’ya kadarki rıhtım hattı, yangının sonrasında şehri terk etmeye çalışan binlerce insanla doluydu. Geçerken söyleyeyim; Londra’dan bir mahkeme belgesinde hayatını kaybedenlerin sayısı yüz seksen bin olarak geçiyor. Bu belgeyi bizzat inceledim. Tahmini sayının yüz bin olduğunu iddia eden kaynakları da okudum. İzmirli bir profesör tarihçi, “yalan bunlar” dedi; onun verdiği sayıya bakarsak, 9 Eylül ile 9 Ekim arasında çoğu çocuk, yaşlı ve kadın olmak üzere, hayatını kaybetmiş altmış beş bin İzmirliden bahsediyoruz.

Bu konuda elimde iki resmi belge var. Nurettin Paşa’nın imzasını taşıyan sıkıyönetim bildirisi, çok açık bir şekilde Ortodoks Hristiyan, Ermeni ve Rumların İzmir’i terk etmesi talimatını veriyor. 18-45 yaş aralığındaki Ortodoks erkekler karakollarda toplanıp Basmane’den kalkan kara trenlerle Çankırı ve Yozgat’taki (Kayseri olacaktı) esir kamplarına gönderiliyor. Kadın, çocuk ve yaşlılara da “buradan gidin” diyorlar: “İzmir’i terk edin”. Rıhtımda düzenlediğimiz ilk anma etkinliğine dönecek olursak, sonraki iki yıl boyunca bu konuda söyleyeceği sözü olan farklı mesleklerden uzmanları ağırladığımız yüzleşme haftaları düzenledik. Bu kapsamda, Mimarlar Odası’nda ve Fransız Kültür Merkezi’nde sergiler açtık. Hâtta meseleyi başka bir zaviyeden ele almak için, rahmetli Vangelis hocayı çağırdık.

Yangını merkeze alan birçok kitap var: Giles Milton’dan “Kayıp Cennet: Hoşgörü Kentinin Yıkılışı”, Loren Edizel’den “İzmir Hayaletleri”, Marjorie Housepian Dobkin’den “Bir Şehrin Yıkımı”, ilk akla gelenler… Bu kitaplardan öğreniyoruz ki İzmir, 1922 öncesinde günümüzden bambaşka bir hayat sürüyormuş ve savaşın tarafları, şehrin dörttebüçüyle beraber, bu hayatı ve kozmopolit kültürü tarumar etmiş.

Evet, tespitiniz doğru. Bu tarumar, tek taraflı olmamış.1 Ne kadar meraklı olursak olalım, o hayatı geriye kalmış bilgilerle topyekûn bir şekilde zihnimizde canlandırmak çok zor. Yangının izini sürmeye kalksak göreceğiz ki bugüne ancak küçük deliller ve ipuçları kalmış ama yeri gelmişken bir parantez açayım: Yüzleşme meselesini konuşurken, doğal olarak hafıza hususuna değinmek gerekiyor.

Bizler, biçimlendirilmiş bir hafızanın sahibiyiz. Hani bilirsiniz; tarihinin bir döneminde savaş, soykırım, pogrom yaşamış toplumların hafızası bilhassa iletişim yoluyla ve kültürel beslenmeyle yeniden biçimlendirilir. Kültürel beslenme deyince eğitim sistemi öne çıkar fakat resmi törenler, marşlar ve başka ritüeller, bu yeniden biçimlendirme harekâtında pekiştirici olarak kullanılır. İletişimsel hafızaysa kuşaktan kuşağa, sözel şekilde, meselâ menkıbeler veya kahramanlık hikâyeleri üzerinden varlığını sürdürür. Biçimlendirilmiş hafıza, en nihayetinde sağlıksız bir toplum yaratır. İletişimsel hafıza, kesintiye uğradığı anda hızla silikleşmeye başlar. Dönem dönem uygulanan kitap, film, internet sansürleri de bu sistematik çabaya örnektir. Resmi kültürel hafıza, gerçek bilgiyi taşıyan kaynakları boğar. İfade özgürlüğü, bu yüzden tehlikeli bulunur. Bir asır az sonra tamamlanacak; bu şehre kuşaklar boyunca biçimlendirilmiş hafızasıyla bakmış insanların 1922 öncesindeki haliyle şehri zihninde canlandırabilmesi, o dönemin kültürel dokusunu, zenginliğini tahayyül edebilmesi ne mümkün. Çok çaba gerekiyor. O çaba da neyi ne kadar resmettirebilir, hayal ettirebilir; tartışılır.

Şunu fark ediyoruz, mübadele konusu açılınca insanlar çok şey anlatmak, dur duraksız konuşmak istiyor. Belgesel gösterimlerinde, kitap fuarı panellerinde sürekli benzer sahnelere tanık oluyoruz: “Benim anneannem de Selanikli”; “biz Giritliyiz”; “bizimkiler Kavala’dan göçmüş”… İçimizi boşaltmaya mı ihtiyacımız var? İnsanlar ailelerinin nereden nereye göç ettiğine veya neden göç ettirildiğine merak duyuyorsa, neden torunlar aile büyüklerinin anlatılarını kaydetmek için bir girişimde bulunmuyor? Aile büyüklerimizle sayısız anı fotoğraflayarak kayda geçirmeyi biliyoruz da neden hikâyelerini kaydetmiyoruz?

Çünkü o dede, anneanne, babaanne, nine buna müsaade etmeyerek veya konuyu geçiştirerek torununu koruyor. Onun anlatacağı hikâyeler ve sansürsüz anlatacağı olaylar, resmi görüşün dışında kalacağından torunu için tehlike arz ediyor.

Meselâ pek çok aile, geçmişini kazdıkça Hristiyan bir bağ veya kök bulur ama bu keşfi hızla unutmayı tercih eder çünkü kendini var saydığı yer, ifade ettiği kimlik bambaşka bir yerde durur. Bu yüzden kuşaktan kuşağa intikâl etmez hikâyeler. İnsanlar gerçekle yüzleşmekten çok korkar. Elbette bunları halletmiş, geçmişiyle yüzleşmiş ülkeler var. Almanya çok acı verici bir süreçten sonra bunu başardı; Hollanda yüzleşme konusunda çok açıktır, dört yıl orada yaşadığım için gayet iyi biliyorum ama biz geçmişimizde olan bitenlerle yüzleşmekten ısrarla kaçıyoruz. Konuya dönecek olursak, bu hafıza boşluğu kozmopolit İzmir’i canlandırmayı engelliyorama kozmopolit sıfatı, siz onu kullandıkça düşünce üretmeye başlıyor. Dikkat etmişsinizdir; kimliği tekleştirmeyi savunanlar, bu kelimeden, kavramdan nefret eder. Hâlbuki zenginliğin ve gelişmeye açık olmanın ifadesidir. Karışan, görüşen bir İzmir…

Bu vesileyle, size İzmir’e dair az bilinen bazı konulardan bahsetmek isterim: Meselâ, İzmir’de selatin camii yoktur; yani padişahın yaptırdığı herhangi bir camiye rastlayamazsınız. Oysa padişah (Osmanlı), bir yeri fethedince gecikmeden oraya bir selatin camii inşa eder. İzmir fethedilmemiştir. 1922 öncesinin İzmir’inde Aya Fotini Kilisesi’nin çan kulesi, Hisar Camii’nin minaresinden yüksektir. Bu duruma bir başka Osmanlı şehrinde rastlayamazsınız. 1922 öncesinde Müslümanlar, toplam nüfusun sadece üçte birini teşkil eder. Bunlara bakınca, İzmir’in bambaşka bir şehir olduğunu rahatlıkla görüyoruz, söyleyebiliyoruz.

Ticaret bölgesi ortaktır ama her toplumun ayrı bir mahallesi vardır. Ayrı mahalle deyişimden, kimsenin diğerinin mahallesine giremediği anlamı çıkmasın. Yahudi çerçi, Türk mahallesine gidip ticaretini yapar; taş işleri Ermeni ustalardan sorulur. Nitekim bugün, Namazgâh’taki Hatuniye Cami’nin karşısında veyahut Oteller Sokağı’nda gördüğümüz evlerin hepsi Ermeni ustaların eseridir. Hepsi kelimesini bilerek kullandım; dediğime ispat arayanlar, gider kaynağına bakar. Osmanlının Rum ve Ermeni milletlerine mensup mimarların, ustaların eseridir bunlar. Neden? Müslümanlar zanaatle uğraşmayı aşağılık görür, hâkim millettir.

Herkesin şehirde dilediği yere gidip yerleşmesi gibi bir durum yok, o zaman…

İzmir’de yerleşik her toplumun yoğunlaştığı mahallenin sınırı gayet nettir. İkinci meşrutiyetin yarattığı atmosferle bu durum kısmen değişiyor. Karataş, bu değişimin vuku bulduğu bölgelerden biridir. Kimi tüccar, köklü Müslüman ailelerin, Yahudilerin ve değişik mezhepten Hristiyanların yaşadığı bu bölgeye gelip yerleştiğini biliyoruz.

Mortakya, yani Darağaç; sonraki adıyla Umurbey Mahallesi de oluşmaya başladığında Ortodoks ağırlıklıdır. Sanayiyle gelişmiş bir işçi semtidir. Mortakya’dan batıya gidince, genelevlerden itibaren, bugünkü Kahramanlar-Tepecik aksına ulaşıyoruz  ki bölgenin o dönemdeki adı Aya Kostantiniye’dir.

Peki, mahalle isimleri neden Rumca? Çünkü işçiler Hristiyan. Bir Müslümanın el işiyle uğraşması, hele bir Hristiyan’ın atölyesinde, fabrikasında işe girmesi, hiç hoş karşılanan bir şey değildir. Hâkim millet olmanın getirdiği bir sosyal ayıklamadan bahsediyoruz. Yapıcılık, mimarlık; bunlar ancak Hristiyanlara yaptırılacak işler. Meselâ kalaycı Müslüman yoktur; genellikle Rum’dur o kalaycı.

1700’ler boyunca tarım ve ihracatla muazzam bir şekilde zenginleşen İzmir, 1800’lerin ortaları itibariyle hızla sanayileşmeye başlamış. Hem de öyle böyle bir sanayileşme değil; 1850’den itibarençok ciddi bir fabrikalaşma görüyoruz. “Osmanlı’da sanayii o zamanlar çok geriydi” diye genelleme yapmak, bu yüzden yanlış. Evet; dönemin Çankırı’sında durum farklıdır ama 1820-1920 döneminden bahsediyorsak, geliri giderinin, ihracatı ithalatının iki katına ulaşmış bir şehirdir İzmir.

“Milletler, Osmanlı’da o dönem eşitçe yaşıyordu” iddiası da romantiktir ve kocaman bir yalandan ibarettir çünkü en üstte Müslümanların olduğu, sonra Rumların ve Ermenilerin geldiği, onları Yahudilerin takip ettiği bir toplumsal katmanlaşma söz konusudur. Yahudilerin de altında deklaseler, meselâ Çingeneler vardır. Son derece oturmuş bir sosyal sistemdir. Bununla beraber, Müslümanlar da zenginden fakire doğru kendi içinde katmanlaşmıştır.

Bir diğer yalansa 1876 meşrutiyetini II. Abdülhamit’in 1908’de kaldırdığıdır. Meşrutiyeti, 1878’de II. Abdülhamit’e kaldırtanlar, İslam ileri gelenleridir. Zenginler, beyler, paşalar, zabitler… Abdülhamit, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndaki yenilgiyi gerekçe gösterse de esas başkadır. Sultan, İslam milleti maarifte geri kaldığı için eşitsizliği ortadan kaldırmak adına Meclis-i Mebusan’ın kapısına kilidi vurdurmuştur. Gerekçesi gayet yerindedir; zira İslam, eğitime yeterince önem verme gereğini duymamıştır çünkü hâkimdir, topraklar onundur, zengindir. Eğitimli, eli iş tutan, parayı işleten, müteşebbis gayrımüslimlere hükmeden Osmanlı’nın ilelebet ayakta kalacağına inanç tamdır. 1876 meşrutiyetin başına gelen budur, 1908 tarihli ikinci meşrutiyetse hiç uygulanmamıştır.

Çünkü 1908, Balkanlardaki muazzam toprak kaybı yüzünden çıldırmış zabitlerin derhal düzenlediği 1912 sopalı seçimleriyle2 bütün partileri ezdiği, sindirdiği bir sürecin sonucudur. İkinci meşrutiyetin beli, henüz ayakları üzerine kalkamadan, 31 Mart provokasyonuyla kırılmıştır. Müslüman varsıllar meşrutiyete var gücüyle karşı çıkmıştır.

Bütün bunları neden anlattım? Çünkü tümünün, dönemin İzmir’iyle, şehrin hayatıyla yakından ilgisi var. İzmir, inadına meşrutiyet istiyor; gelişmiş bir kapitalist şehir, nihayetinde. Özerk İzmir’in belediyesi, 1868 yılında payitahtta kurulan belediyeden sonra ikincisi. Gayrımüslimden alınan cizye vergisinden geçinmeyi bırakalı çok olmuş. Öyle verimli topraklar ki köylü, yetiştirdiği ürünlerden zengin olmuş. Şimdi düşününce şaka gibi gelir ama halı sektörü, korkunç para getirmeye başlamış meselâ. Evlerde vızır vızır halı üretiliyormuş; bu halılar inanılmaz rakamlara satın alınıp dünyanın dört bir yanına ihraç ediliyormuş. Dahası, İzmir’e ve periferisine hizmet eden devasa bir demir-çelik teşekkülü varmış: Issigonis Döküm Fabrikası. Bu tesis, (öncesinde Punta Garı yakınında) bugünkü Halkapınar’a doğru giderken tarihi elektrik fabrikası civarında, Darağaç Mahallesi’nde konumluymuş. Mini Cooper’ın tasarımcısı Alec Issigonis’in dedesiyle babası, 19. yüzyılda Ege bölgesinde gelişen en büyük sanayi kolunun, yani zeytinyağı fabrikalarının gereksinim duyduğu makineleri üretiyormuş. Issigonis marka yağ preslerine hâlâ Ege adalarında, kıyılarında rastlamak mümkün. Savaş, birçokları gibi onlar için de yıkım olmuş. Alec, ailesiyle birlikte İzmir’i terk ettiğinde, on iki yaşındaymış. Beş parasız kalmışlar; Malta adasına yerleşmişler. Babası kısa zaman sonra, çok genç yaşta hayattan ayrılmış. Alec Issigonis de 1925 yılında, okumak için Londra’nın yolunu tutmuş. Kaç İzmirli bu hikâyeden haberdardır veya Darağaç’a, yanında Mini Cooper ile duran, elinde zeytin dalı tutan bir Issigonis heykeli yakışmaz mı?

Peki, fabrikanın makine parkı şimdi nerede? Ben Midilli’nin Mandamados beldesindeki müzede bir bölümüne rast geldim. Duvarlarda padişahın tuğrasını taşıyan izin belgeleri, on iki metre yüksekliğinde, buharlı iki baskı makinesi; kusursuz şekilde imâl edilmiş spiraller, kasnaklar… Çok yüksek bir teknolojiden bahsediyoruz.

İzmir özerkti, bu saklanıyor. Aslında Osmanlı idari sisteminin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır, bu özerklik. Eyaletler yerinden yönetilir, ayanlar da padişahtan devamlı emir almaz. Her sancağın belli özerklik alanları vardır. Her biri gümrük vergisi alır; yani Çeşme kariyesinin (kazasının) anasonu, İzmir’in merkezine gümrüksüz giremez. Şehre giriş kapıları boşuna inşa edilmemiştir. Şehirlere başka bölgelerden getirilen malların girişiyle birlikte alınan, “oktruva”4 adı verilen gümrük vergisinin temeli, Avrupa’daki şehirlerde mahalli idarelere benzetebileceğimiz komünlerin ortaya çıkmasına dayanır. Osmanlı döneminde bu vergiye “Duhuliye Resmi” adı verilmiştir. İlk kez Osman Bey döneminde devreye giren bu vergi, Kanuni döneminde yaygın hale getirilmiştir. II. Mahmut zamanındaysa Yeniçeri Ocağı’nın yerine kurulan “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye” ordusunun harcamalarını finanse etmek üzere, “ihtisap resmi”ne dönüştürülmüştür. 1919 tarihli Nazilli Kongresi’nde oktruva vergisinin toplanmasına dair bir kararın alındığını görüyoruz, meselâ. Külliyen kaldırılması, 1934 yılını bulmuştur çünkü finansman açığını gideren bir ihtiyaçtır.

Bu yönetim tarzı gayet gerekli ve verimlidir, zira o zamanın imkânlarını düşünecek olursanız, Ankara’dan İzmir’i yönetmek imkânsızdır. Ticaretin, sanayinin, gastronominin, eğlencenin alıp başını gittiği, yüzlerce spor kulübüne ev sahipliği yapan, kendi benzersiz teamüllerini oluşturmuş bir şehre özerklik tanımak, en akıllıca iştir.

İzmir’in tarihini bir bütün olarak ele almak gerekir diyebilir miyiz?

Resmin bütününe bakmak gerekiyor diyebiliriz. Yine de göz, her ne kadar bütüne bakmaya çalışsa da böylesine büyük bir resmin tamamını göremiyor. Onun için yeri ve zamanı geldikçe, fırsat buldukça, o resmin bölümlerini, renklerini, desenlerini anlatmak lâzım. Biz buna “hafızayı geri çağırmak” diyoruz, yani geçmişin hakikatini. Bu kertede, geçmiş ve tarih kavramlarını birbirinden ayrı tutmak lâzım. Meselâ biz, Yüzleşme Atölyesi olarak tarihle ilgilenmiyoruz; geçmişle ilgileniyoruz. Geçmiş benimdir, tarih bir disiplindir.

O bakımdan, geçmişimizi hiçbir görüşe, planlı operasyona veya koşullandırmaya feda etmemeliyiz. Bu yaklaşım, yeni yeni gündeme taşınan bir insan hakkını işaret ediyor: Hakikat hakkı. Hakikatin dayanaklarını oluşturan belgeler, merkezi güçlerin elinde oldukça, bizler kötü yönetilmeye ve yönetişimsiz kalmaya mahkûmuz. Çünkü siyasi görüşü ne olursa olsun; her iktidar, saklı tutulan malûmattan, gizlenen gerçeklerden güç alır.

Yorum bırakın