İşte biz bu nikablardan bir kaçını alaşağı edeceğiz, hakikati var çıplaklığıyla meydana çıkaracağız. Senelerden beri yaladıkları kemiklerin, emdikleri iliklerin tadı bir türlü dimağlarından çıkmayan maruf elheval Kemalislerin uşaklarına göre ne Hamidiye kumandanı Rauf Bey, ne de Mustafa Kemal Paşa İttihat ve Terakki’den değillermiş. Başlıca bu iki sergerdenin bir müddet Harbiye Nezareti’ni de ele alarak avamı kurtaracağız, Şarki Anadolu’yu müdafaa edeceğiz diye Anadolu’da yer yer husule getirdikleri bazı hareketler İttihat ve Terakki’nin bir dolabı hiç değilmiş, öyle mi? Öyle ise lütfen dinleyiniz.

Rauf Bey kimdir? Evet, cesur, mert, fedakâr bir gençtir. Şahsını düşünmez, şahsi menfaat peşinde koşmaz, son derece müstakim, milletini ve memleketini seven bir gençtir. Adeta o baştan başa mürtekib, mülevves Ocaklıların arasında çöplüğe düşmüş bir pırlantayı andırır. Böyle olmakla beraber Hamidiye kumandanı siyaset ile meşgul için büyük bir kusura maliktir. O da son derece saftır ve talik, sadedillik, bir de siyaset ile derin bir vukufsuzluktur. Bu maye ile de Ocak’ın gelişi güzel hareketlerinden, medhulünü servedinden, makulünü gayrımakulünden zaruri temyiz edememek, ruhuyla tamamıyla merbut olduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin merkezi umumisinden südur eden bir emri herçi bad abad infaza büyük bir azim ile çalışmaktır. Bahusus işte şöyle böyle vatana ve millete hizmet edebilmek şekli de olursa. Harbi Umumi’de İttihat ve Terakki hükümeti Rauf Bey’i İran ve Afganistan tarikiyle Hindistan’ı ayaklandırmaya gönderdi. Gözü pek, hiçbir meşakkatten yılmaz bir insan olduğu için bu genç miralay o emri muhali mümkün sandı, yola çıktı, Bağdat’ı geçti, İran’ı boyladı. Aşiretlerle vuruştu. Nihayet, kardeş beşer için bir had olduğunu anlayarak o harikulade azmine, şecaatine rağmen yarı yoldan geri döndü. Binlerce liraları, emekleri de heba etmiş oldu. Sonra galiba İstanbul’a geldiği vakit o akın akın fezahatleri, vukuatları görünce en azimli zorbalarla bozuştu, fakat yine İttihat ve Terakki’de kalmak, yine Ocak’ını ıslah etmek, yaşatmak niyetiyle bozuştu.

Mütarekeden itibaren Ocak’ın bu nevi muarızları maziyi derhal unuttular, o ihtilafları bir tarafa bırakarak evvel emirde İttihat ve Terakki’yi başka bir şekilde ihya etmeyi, sonra da bermutat biçare vatanı kurtarmayı düşündüler. Rauf Bey de tamamıyla böyle düşünenlerin pişvalarındandı. Öylelerince kema kane cemiyeti mukaddeseye hizmet etmek vatani bir vazife, muhalefet eylemekte vatana bir ihanetti. İşte bu keşmekeş esnasında idi ki İzmir felaketi, faciaları vukua geldi. Az çok temkin sahibi iken bu darbe ile biz bile savsadık. Artık, düşünmeli, Hamidiye kahramanı ne hale gelmiştir.

Zaten Ocak pusuda idi. Yeniden alevlenmek, iş başına geçmek, tevkif edilmiş efradını kurtarmak, hasılı yaşamak için bu fırsatı bekliyordu. Halbuki siyasiyeden gafil olduğu kadar sade dil değilmiydi? Rauf Bey’i derhal yakaladı, o teşkilatı milliye dolabını kurmak için Anadolu’ya sevk eyledi.

Mustafa Kemal Paşa kimdi! Bu zat da Harbi Umumi esnasında birden bire bir şöhret kazandı, bir aralık Mustafa Kemal Paşa aşağı, Mustafa Kemal Paşa yukarıydı. Çanakkale’de yararlık, kahramanlık göstermişti, fakat bizce muhakkak idi ki Çanakkale müdafaasının en birinci kahramanları ne Liman Paşa, ne bilmem ne paşaydı, dini ve devleti için ölünce ateşe bile saldırmaktan çekinmeyen Türk askeriydi. Mamafih Mustafa Kemal Paşa oradan bir şöhret kazandı. Erzurum, Filistin cephelerine gitti, her iki cihette müteal münhezim olduk, muttasıl geri çekildik. Fakat İttihat Terakki’ye mensup oldukları için paşalarımızın şöhretleri eksilmek şöyle dursun, artardı. Mustafa Kemal zaman zaman adeta bir serdarı muzaffer alayişiyle payitahta gelirdi. Babıali’de Talât’la baş başa bir odaya kapanırdı, saatlerce görüşürdü. “Pera Palas”ta debdebe ve davet ile yaşardı. İçerdi, anlatırdı, fıtratına, terbiyesine göre yaşardı. Bir kere hususi bir maiyet ile tantanalar içinde bir ay süre Avusturya’ya ve Almanya’ya bile gitmişti. Bu milleti ihya, bu mülkü siyanet etmiyorlar mıydı? Bütün bu emrazlara , ikramlara müstahak idiler, kulaklarda:

Vatan hoşnut senden hazır ol bezmi mükafata

Teraneleri Tanin endaz idi, zavallı vatan, ne kadar kolay hoşnut oluveriyordu. Çünkü mülk ü mahrusumuzun üçte ikisini düşman işgal etmişti. Askerce zayiatımız milyonları geçmişti. Her cihette izmihlalimiz muhakkak idi. Hiçbir taraftan ümidimiz yoktu. Öyleyken o “Napolyon” taslağından itibaren bütün bu serdarlarımızın kahramanlığı sayıla sayıla bitirilemiyordu. Bu zavallı halka nice develer merkep, nice merkepler de deve yerine muttasıl yutturuluyordu. Bu oyun böylece ta Bulgaristan inhilaline kadar oynandı, durdu. Halbuki Mustafa Kemal bir çok emsali gibi bir askerdi. Hem Cemiyet’e mensup, hem de Selanikli olduğu için çabuk temayüz etmişti. En mevsuk rivayetlere göre kadın ve işret müptelalrından olduğu için öyle harikulade bir kumandan da değildi. Geçtiği yerlerde bu cihetçe … sebet bırakmamıştır.

Tabii böyle bir hayat süren insan mütarekeden sonra maaşıyla, sükun ve sükunet içinde yaşayamazdı. Vatanın lehinde olamazsa aleyhinde olsun, bir gürültü çıkarmak için bir fırsat aradı. Anadolu kargaşalıklarında aradığını buldu.

İşte milli hareketlerin mahiyeti, işte mevcutları ki tepeden tırnağa kadar İttihat ve Terakki ruhuyla, Ocak gayretiyle meşbuadırlar, böyle oldukları için de, ne zavallı İzmir’in kurtulmasına, ne de vatanın başka bir hayrına yaradılar. Bilakis bu felaketlerimizi arttırdılar, günden güne de daha ziyade arttırıyorlar… Onlar olmayaydılar, İzmir çoktan kurtarılacaktı, o hakkı … mız da çoktan ihkak olunacaktı.

Osmanlı ordusunda küçük büyük ne kahraman zabitler yetiştiler, bu vatan uğrunda sessizce cansiperane fedakarlıklarda bulundular. Böyle yapmakla beraber hiç o alayişlere, nümayişlere kalkışdılar, şahsi emelleri için vatanı ezmeğe, parçalamaya kadar vardılar mı?

İşte biz yine açıkça söylüyoruz, hükümet bir parça azim ile, satvetle davranır ve bahusus her ne hikmete mebni ise böyle yapmak istemeyen azasından sıyrılarak zafı hazırından kurtulursa başka tedbirlere hacet kalmaz. Mahza Anadoluların himmetiyle o sahte, o kof hareketlerden eser kalmaz. Vilayetler mazharı asayiş olur. Biz öteden beri eminiz ki, bu zorbaların bütün kuvveti hükümetin zaafı, o zaaftan cüret alarak muhitimizde, matbuatımızda muttasıl dolaplar çeviren şaklabanların tezviridir. Bir kere örf ve kanunun savletiyle bu fesadların önü alındı, o müfsidlerin kafaları ezildi mi, suyu çekilmiş değirmen gibi o güya milli hareketler derhal durur. Bu bedbaht memleket de bir parça nefes alır. Yaralarını sarmakla meşgul olmaya vakit bulur.

Arap’ın dediği gibi kılıç kullanmak lazım gelen yerde mürüvvete ittisal etmek muvaffakiyete ezelden menafidir. Hele bu işte artık öyle k… zamanları geçti. Şimdi sıra azim ü şiddete geldi. Öyle vahim, öyle nazik bir vaziyetteyiz ki vatanın selameti için ne olursa olsun en müesser tedbiri kullanmak ileride büyük mesuliyetlere maruz kaldırmaz. Cihanda mesuliyet bilmeyiz ki, velev böyle gafilen olsun, böyle bir hataya düşmek kadar ağır olsun. (25 Eylül 1919, Ali Kemal, Peyam, s1.)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s