Dünden bugüne şehir, koca kara bir taş üzerinde, görmüş geçirmiş bir binayı taşır gelir, o da kara taştandır..

Hâlâ okul olarak kullanılan binanın geçmişinden yüz seneden beri korkan çoktur!

Oysa sorulsa o kara binanın o “korkunç!” geçmişi onun kara taşlarına, o kara taşlar korkmadan, o geçmişin üstünü örtmeden size anlatır…

Bir Şehir ki …

Meşrutiyet yeniden(!) ilân edilmiştir, yani Temmuz 1908 ertesidir.

O zamanların İzmir’i, kapitalizmin iki yüz yıldan beri hızla geliştiği bir şehirdir. Şehrin yerlisi, Osmanlı’nın tebaası Hıristiyan alt sınıflar ticaret ve sanayi ile zenginleşmiş, geçmişin “zimmi”(1) sınıfından yeni bir sınıf, İzmir burjuvaları doğmuştur.

İzmir burjuvaları eğitime çok, ama çok önem verirler. Kilise ile “laik” eğitim mücadelesine girerler, yeni yeni okullar açarlar, çocuklarını üniversite tahsili için Avrupa’ya, hatta Atina’ya yollarlar. Dışarıya talebe yollamakla olacak gibi değildir, nihayetinde üniversite ihtiyacı gelir şehre kendini dayatır…

Sene 1920’dir. O tarihte İzmir “işgal” altındadır. (İşgal kavramı, “resmi tarih” eğitimi sayesinde tartışmasız “mazlum ve mağdurluk”  ifadesi olarak algılanır. Oysa girdiği savaşı kaybeden her devlet, tıpkı “müttefik” Almanya gibi; silahsızlandırılma, savaş suçlularının yargılanması vd. nedenlerle “işgal” edilir, yani geçici bir süre içindir, “ilhak” ile aynı anlama, yani “egemenliği altına alma, topraklarına katma” anlamına gelmez.  “Mazlum ve mağdurluk” söylemi savaş suçlarını örtme çabasında başka bir şey değildir.)

İşgal altındadır, lâkin İzmir’in Osmanlı valisi yerindedir, İslâm milletten belediye başkanı yerindedir ve Sarı Kışla nefer ve zabitleri yerli yerindedir ve elbette en üstte işgal kuvvetleri adına bir sorumlu yönetici olarak Yunanlı Yüksek Komiser Stergiadis vardır.

İzmir’de üniversiteye ihtiyaç dayatınca; İzmir milletlerinin siyasi partilerinin ve dört semavi dinin temsilcileri, türlü din ve kültürden aydınlar, tüccarlar, sanayiciler ile vali, belediye reisi ve yüksek komiser bir araya gelir,  hesap kitap yapılır. Şehir meclisi bütçesiyle ve hamiyetli zenginlerin desteğiyle üniversitenin altından kalkılabileceği kararına varılır.

İslâm millet siyasi partilerinin taraftarları, biri dışında hepsi; Hürriyet ve İtilâf, Osmanlı Demokrat Fırkası, Osmanlı Sosyalist Fırkası bu girişimi destekler. Desteklemeyenler, kendini fesheden İttihat ve Terakki’nin kaçacak delik arayan taraftarlarıdır. Bu “firar” hikâyesini İzmir’in milli kahramanı, “Yunan’a ilk kurşunu sıkan” Hasan Tahsin güzel anlatır:

Şimdi İttihat ve Terakki eski genel sekreteri Celal Bey (Bayar-tu), Manisa ve çevresinde dönüp dolaşıyor. Gazeteler kendisinden İttihat ve Terakki’nin genel sekreteri diye söz ediyorlar. Son İttihat kongresinde Talât, İttihat ve Terakki’nin paydos borusunu çalmamış mı idi? O halde şimdi taşra örgütlerinin eylemleri nasıl devam ediyor? İttihat ve Terakki ya var ya yok! Bunu anlamak istiyoruz. Varsa nasıl oluyor da memlekete bu kadar zulüm ve ihanette bulunan bir örgütün devamına izin veriliyor… İttihadın kılıç artıklarının haber sayfaları ilgili oldukları eski örgütün memleketi kan ve yoksulluk içinde batırdığını,.. en sonra adi hırsızlar gibi önemli bir serveti alarak bilinmeyen bir yere def olup gittiğini hatırlasalar ve sussalar…” (2)

İzmir’in “çok dilli, çok dinli” hayatı ve girişimleri İttihatçıların takipçisi oldukları “Türkleştirme” siyasetine uymaz. Onlar “bir arada yaşama”yı güçlendirecek her girişime olduğu gibi, üniversiteye de karşıdırlar. Onlar “tek dil, tek din, tek millet” peşindedirler…

İslâm millet aydınları; Sabitzade Emin Süreyya (avukat, Islahat gazetesi başyazarı), Mevlanzade Rıfat (Serbesti gazetesi sahip ve yazarı), Hafız İsmail Hakkı (Müsavat gazetesi sahip ve yazarı), Refet (Köylü gazetesi sahip ve yazarı), Resmolu İbnülfevzi Mehmet Ferit (Köylü’de başyazar), Menekşelioğlu Mehmet Refet, Muhami Mehmet Sadık (Müsavat gazetesi kurucusu, yazar) ve daha başkaları heyecanla katılır bu girişime.  İzmir’in eski gazetelerinden Ahenk ve Hizmet gazeteleri yazarlarının da itiraz edeni yoktur… İttihatçı “Anadolu” gazetesi “Yunan işgali”nden önce İzmir’de yayın hayatına son vermiş, İtalya’nın “işgal”indeki Antalya’da “özgürce!” yayın hayatını başlamıştır.

Hıristiyan milletten en başta Çürükçüoğlu Nikolaki’yi (3) saymak gerek. Türkçe anadilli bir Hristiyan olan Çürükçüoğlu, Türkçe dilinin ustasıdır. Yine bir hukukçu olan ve Osmanlı hukuğu uzmanı Yüksek Komiser Stergiadis’e düşen, bu geniş mutabakata destek olmaktan öte bir iş değildir.

Amaltiya (mitolojide bolluk simgesi),  Armoniya (ahenk), La Reforme (ıslahat), Kozmos (kâinat) ve cümle Rumca gazeteler, Ermeni yayınları üniversite heyecanını yansıtır sayfalarında.

Üniversiteye ad da bulunur: ”İyonya İzmir Üniversitesi.

Gelelim Karataş’a…

Üniversite binaları için yer aranır, kara kayanın üstünde yarım bırakılan “İttihat Terakki Mektebi” binalarının tamamlanması kararına varılır. Bu mektep için  İttihatçılar 1908’den sonra çok paralar toplar, 1911’de temel atma töreni bile yapılır, lâkin ne okul bitirilir, ne de okul için toplanan paraların hesabı verilir…

Yarım kalan inşaat tamamlanır, bina hazırdır, lâkin, üniversite hocaları nasıl ve nereden sağlanacaktır, iş oraya gelip dayandığında, matematikçi Karatodori  gelir akla.

Konstantin Karatodori yapılan daveti ikiletmeden kabul eder, Eylül 1920’de Berlin’den Profesör Yorgo Yoakimoğlu ile beraber işe soyunur. Yoakimoğlu hijyen ve mikrobiyoloji bölümlerini üstlenecektir.

Üniversitenin 10 Ekim 1922 günü açılması hedeflenir. Yunanca temel eğitim dilidir, bazı durumlarda Türkçe ve diğer diller de olacaktır. Üniversite, cinsiyet ya da milliyete bakılmaksızın herkese açıktır. Kız erkek, İslâm Hıristiyan karışık okuyacaktır. Dünyanın ve elbette Osmanlı’nın çeşitli yerlerinden öğrenciler gelebilecek, doktora, diploma ve sertifikalar verebilecektir.

İzmir’in yakınında, Tepeköy’de bir tarımsal deneme çiftliği açılır. Tarım uzmanları eğitilecek, çitçiler tarımsal üretim yöntemleri, hayvan ve bitki hastalıkları üstüne bilgilendirilecektir.

Aralık 1920’de, İzmir İyon Üniversitesi için kurulan vakıf sayesinde, varlıklı İzmirlilerden topalanan paralarla laboratuvarlar deney gereçleriyle, kütüphane kitap ve belgelerle dolar…  Karatodori Leipzig Üniversitesi’yle işbirliği ederek Avrupa üniversiteleri düzeyinde bir kütüphane kurar.

Dört Bir Yanımız Düşman

Resmi tarih rahipleri”nin bitmeyen bir “kutsal” görevi vardır; köşe bucak düşman aramak, bulmak!

Düşman ya göze sokulur, ya da görmezden gelinir!

İyonya İzmir Üniversitesi görmezden gelinen, “resmi defter”den silinen düşman girişimlerinden biridir. İzmir’in eğitim tarihinde ilk üniversite 1956’da kurulan Ege Üniversitesi olarak geçer. Hem de İyonya İzmir Üniversitesi’nin bıraktığı yerden başlayarak, yani tıp ve ziraat fakülteleri ile eğitime başlayarak…

Ama ne İzmir’in üniversiteler tarihinde ne İyonya İzmir Üniversitesi’nden, ne de dünyaca ünlü Karatodori’den ve Yoakimoğlu’ndan hiç söz edilmez! Söz eden de düşmanlık damarlarına nefret pompalamak için  “Yunan üniversitesi” der geçiştirir. Hatta, bu bile yetmez, Yunanistan başbakanı Venizelos’un üniversiteyi ziyareti yazılır belgesiz, kaynaksız.

Düşman üniversite”yi defterden silme gerekçelerinin önde geleni üniversitenin adıdır. Ne demek oluyor İyonya İzmir Üniversitesi?  Türk toprağı’nda adı Türkçe olmayan üniversite olur mu?

Olur!  İzmir Türkçe midir? Üniversite Türkçe midir? İzmir’i de içine alan Batı Anadolu bölgesi, tarih kitaplarında “İyonya” diye geçmiyor mu?  Anadolu Türkçe mi? “Anatoli” yani“Anadolu” Yunanca dilinde doğu demek, yani o da Türkçe değil.

Bilim dili” Yunancadır. Hayır, olamaz diyenler, tıp terimlerine baksalar yeter: Gastro, jinekoloji, ortopedi, pediyatri, urologia, kardiya… Hepsi ve dahası Yunanca’dır. Milli onuruna çok düşkün olan ya bunlara Türkçe karşılık bulur, ya da “yerli ve milli” dil kullanmayan tıp fakültelerini kapatır!

Özerk İzmir

Şimdilerde çok şükür biraz ayıplanır olan bir “milli” tekerleme vardır: “Yunan’ı İzmir’de denize döktük!”

Dökmesen ne olurdu?

Bir ihtimal, zaten “özerk” olan İzmir, Osmanlı’ya bağlı, özerkliği Cemiyeti Akvam (4) tarafından güvence altına alınmış “üniversiteli” bir şehir olur, gelişmesini sürdürürdü!

İzmir’de “birlikte yaşama” iradesinin her tür ayrılıkçı çabalardan daha güçlü olduğunun göstergesidir “özerklik.” Üstelik sadece “Türkleştirmeci”lere karşı değil, Yunanistan’a bağlı “özerk İzmir” isteyenlere karşı, İstanbul merkezli “Amina” hareketine karşı da; Stergiadis’in de desteklediği, Sabitzade Emin Süreyya ve Çürükçüoğlu Nikolaki’nin canla başla gerçekleşmesi için çalıştıkları “Osmanlı’ya bağlı özerklik” çabaları birlikte yaşama arzusunun en açık ifadesidir

Ve bu arzu gerçekleşir!..

 “Özerk İzmir” 30 Haziran 1922’de resmen ilân edilir.  İngiltere, Fransa, İtalya yönetimi, Ankara bu kararı tanımaz! Çünkü kuzeyde “Sovyet İhtilali” başarıya ulaşmıştır, Ankara hükümeti Sovyet yönetimi ile “flört” halindedir, bu İtilaf cephesinin işine gelmez. Yunanistan zaten “Osmanlı’ya bağlı özerlik” istemez…

Yani, “düşman elinde kalsaydı” ile başlayan şartlı cümleler yalandır. “Emperyalistler bile Özerk İzmir’e karşı” olduğuna göre!!!

İç Düşman Karatodori

Milliyetçi bir tekerleme daha: “Elin “gavur”u bize bilim mi öğretecek?!

İlim Çin’de bile olsa…” diyen ağızlar söyler bunu… “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözünü dağa taşa yazanlar söyler bunu…

Karatodori Osmanlı vatandaşıdır. Babası, hukuk ve matematik eğitimi almış bir değerli diplomattır ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Brüksel büyükelçisidir.

Büyük dede İstefanidis saray hekimidir. Ayrıca Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin kurucusudur ve orada öğretmenlik yapmıştır. Yeğeni Konstantin Karatodori ise Londra’da eğitim görmüş bir cerrah ve göz hastalıkları uzmanıdır; o da saray hekimi olmuştur ve o da Tıbbiye’de ders vermiştir.

Dr. İstefan Karatodori’nin oğlu Aleksandr Karatodori Paşa ise hukuk ve matematik eğitimi almış bir Osmanlı diplomatıdır ve Hariciye Nazırı (dışişleri bakanı) olmuştur. Osmanlı tarihinde başka bir Hıristiyan yoktur bu makama gelen.

İşte İzmir’de üniversite kuran Konstantin Karatodori böyle bir Osmanlı aile geçmişine sahiptir.

Ne Osmanlıcılar sahip çıkar ona, ne Cumhuriyetçiler; “düşman”a karşı “milli birlik” esastır!

Karatodori’nin gençliği Brüksel’de geçer. Türkçe, Flamanca ve Almanca’yı rahatlıkla konuşur. İnşaat mühendisliği okur ve amcası Alexander Stephen Karatodori’nin daveti üzerine 1898’de Mısır’a gider. Asuan Barajı inşaatında bir mühendis olarak çalışır. Ama aklı fikri matematiktedir.

Karatodori 1903’te Berlin’e gider ve iki yıl matematik eğitimi aldıktan sonra Göttingen Üniversitesi’nde matematik hocalığına başlar. Albert Einstein ile yakın arkadaş olurlar. Einstein’ın “görelilik kuramı”nı geliştirirken Karatodori’nin katkılarından söz edilir.

Karatodori’yi “düşman” sınıfına sokup defterden silmek kolaydır, ama tarihine sahip çıkan hiçbir şehir ve o şehirdeki hiçbir üniversite Karatodori’yi ve kurduğu “ilk” üniversiteyi “yok” sayamaz.

Karatodori’nin matematiğe ve termodinamiğe katkılarını erbabı bilir. Meselâ “Varyasyonlar matematiği”,  meselâ “Termodinamiğin aksiyomatik formülasyonu”, meselâ “Gerçek değişken ve ölçü teorisinin fonksiyonlar teorisi”, meselâ “Karmaşık fonksiyonlar teorisi”. Ayrıca fiziğin matematiksel temeli alanlarında, termodinamik, geometrik optik, mekanik alanlarında katkıları vardır.

İzmir “düşman işgali”nden kurtarılmadan birkaç gün önce, Karatodori, tüm kütüphane ve laboratuvarları Atina’ya taşır. Acaba taşımasaydı “yangın”dan kurtulur muydu o kitaplar, “Evangeliki Skholi”nin (5) başına gelenler onun da başına gelir miydi, bilinmez…

Karatodori’den düşman devşirme meraklıları çok zavallıdır.

 Bak Şu “Koca” Kulalı’ya!

Gelelim Yoakimoğlu’na, onun ne işi var İzmir’de?”

Yorgos Yoakimoglou 1887 yılının bir 28 Aralık gününde, karlı bir Kula sabahına doğar. O günlerin Kula nüfusunun üçte bir kadarı, ki üç bin dolayında olmalı, Ortodoks Rum’dur. Kulalı Hıristiyanlar Türkçeden başka dil bilmezler.

Yorgo ortaöğrenim için İzmir’e, Evangeliki Skholi’ye gönderilir, burayı başarıyla bitirince Berlin Üniversitesi’nde tıp eğitimine gider. Orayı da başarıyla bitirir ve biyokimya dalında doktora yapar.

Meslek hayatı aralıksız araştırmalarla geçer. 1913’te Berlin Üniversitesi farmakoloji çalışmaları başkan yardımcısı olur. Orada “kaşıntılı humma”ya karşı mücadele çalışmalarıyla ün kazanır ve aralıksız üniversitede hocalık yapar. Karatodori çağırınca da “memleket”i İzmir’e koşa koşa gelmese olur mu?! O İzmir’de üniversite için çalışırken bütün sülalesi Kula’da onun başarısı için Türkçe “dua” etmektedir.

Ya, işte İzmir’e gelen Karatodori ve Yoakimoğlu adlı vatandaşlarımız böyle bir kişilerdir. İkisi de gerçek birer “Osmanlı”dır! Ama İttihatçılara göre bir “kusur”u vardır ikisinin de: “Dua”ları farklıdır, “gavur”dur, Hıristiyan’dır onlar.

Bir “kusur”u daha vardır, Türkçe’yi “Kula ağzı” ile konuşur; “İzmir’i geldik gari, gari demeyem gari…” gibi.

Niçin Hep Hak Kazanmaz?

İttihatçı zulmünden kurtulmak isteyenler, “Özerk İzmir”de çok renkli yurttaşlar olarak yaşamak isteyenler nihayetinde kaybeder.

Ülkeyi savaşa sokan, Hristiyanların soyunu kurutan, mallarını gasp edenler nihayetinde kazanır. Onlar devleti ele geçirmiştir, silahlıdır. Çürükçüoğlu, Sabitzade ve diğerleri kalemlidir, kaybeder…

Çürükçüoğlu Nikolaki 10 Eylül günü Çankaya’da kaldırım üstünde ölü bulunur…

Sabitzade Emin Süreyya da aynı günlerde ortadan kaldırılmak istenir, ancak onun gibi İzmir halkının sevgisini kazanmış birinin o günlerde öldürülmesinden çekinilir. Ancak Kasım 1922’de İstiklâl Mahkemesi engizisyonunun kararıyla idam edilir.

Mevlanzade Rıfat, Hafız İsmail Hakkı, Refet, Resmolu İbnülfevzi Mehmet Ferit, Menekşelioğlu Mehmet Refet “Yüz Ellilik Liste”ye dahil edilir ülke dışına sürülür…

Stergiadis “hain” ilân edilir, Yunanistan’a dönemez, Paris’te vefat eder.

Son söz: Bilenler ve bilmeyenlere anlatır nasıl olsa, ben yine de yineleyeyim:

İzmir’in Karataş semtinde, kara kaya üstündeki kara taştan bina bugün İzmir Kız Lisesi’dir.

O okul bu üniversite hikâyesini bilmez, “İşgalci Yunan’ın üniversitesi” der geçer…

  1. Zimmi: İslâm egemenliğinde, cizye (haraç) vermek şartıyla yaşamasına müsamaha edilen İslâm olmayan nüfus.
  2. Hukuku Beşer gazetesi, başyazı, 11 Aralık 1918
  3. Çürükçüoğlu Nikolaki: Avukat, gazeteci.   Almanya’da hukuk eğitimi alır, doktora yapar.

Fransızca La Reform gazetesi (1902-1922) ve Bıçakçızade Hakkı’nın İzmir gazetesinde (yk.1904) sorumlu müdür. 1911’de H.Ahmer (Kızılay) yönetim kurulu ve 1914’ İl İdare Meclisi üyeliğine getiriliyor. 1918’de Sabitzade Emin  Süreyya ile ortak avukatlık büroları oluyor ve 1918’de onunla birlikte Islahat gazetesini çıkarmaya başlıyorlar. Şubat 1919’da “Türk Rum Matbuat Cemiyeti” kuruluş çalışmalarında yer alıyorlar.

  • Cemiyeti Akvam: Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam da denir), günümüzdeki Birleşmiş Milletler’in temeli sayılabilecek bir organizasyondu. I. Dünya Savaşı’nın ardından İsviçre’de, 10 Ocak 1920’de kuruldu. Amacı, ülkeler arasında yaşanabilecek sorunları barışçı yollarla çözmek idi.(Vikipedi)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s