HÂLÂ RENK KÖRLÜĞÜ DEVAM EDİYOR

Muhterem Lütfi Fikri Beyefendi (1); evvelki günkü baş makalesinde üç gün evvel yine bu sütunlarda “Muhalefetin Birleşmesi Gereği”ne dair yazmış olduğumuzu konu ediyorlar… Pek ziyade … eylediğimiz bir siyasi şahsiyet sahibi oldukları için düşüncelerini ve inancını sade bir suskunlukla karşılamaya razı olamadık.

Esas itibarıyla Lütfi Fikri Bey’in ve bizim düşüncelerimizde, gayelerimizde özellikle bir ayrılık, gayrılık yok. Yalnız bazı anlayış noktalarında birbirimizden –ümit ve temenni edelim ki geçici olarak- ayrılıyoruz.

Esasında Lütfi Fikri Bey’in söyledikleri belki bugün memleketi kurtaracak bir tek çare varsa o da on seneden beri … kanlı ellerinde uğursuz bir cendere gibi sürüklenen ve sürüklendikçe milletin bütün hayatını ezen, .. ihtilale kati bir nihayet vermektir. Biz öyle zannediyoruz ki memleketimizde bu uğursuz ihtilali temsil eden, daha doğrusu milletin kurtuluş hedefine yönelik olarak doğan bu emeli kendi cani emellerini tatmin; kötülük işleyen saltanatlarını güçlendirme yolunda  (bir kelime sansür) vurgunculuk eyleyen yegâne kuvvet İttihat ve Terakki ocağıdır.

Meşrutiyet’in ilânından beri hiçbir parti, hiçbir kitle İttihat çetesi gibi işlerini cebir ve şiddetle, korkutma  ve cinayet ile, ihtilal ile … çalışmamıştır. Siz, Celal Nuri Bey’in Hürriyet ve İtilâf’a da bir “klik” süsü vermeye çalışmasına kulak asmayın. Eğer “Hürriyet ve İtilâf” Mir Cezri’nin buyurduğu gibi esef edilecek bir kızgınlık zümresi olsaydı bu gün; hatta nihayette bile karışmayacak açıkça aciz bir  ümitsizlik içine yapyalnız olsaydı, o da kendi haline göre bir Enver, bir Talât yetiştirerek –İyi, kötü- … bir kudret gösterirdi. Hatta biz daha ileriye giderek diyeceğiz ki Hürriyet ve İtilâf (327)de (1911) de İttihat ve Terakki’yi bir ihtilal ile devirmedi. Hareket gayesi bir ihtilal gayesine benzetilse bile her halde ona erişmek için kullanılan vasıtalar meşruydu. Hürriyet ve İtilâf; … en doğrusu o zaman çeteciliğin yalanına karşı bir bayrak altında toplanan bütün muhalifler hiçbir zaman kanlı, barutlu, sıkıyönetimli, sehpalı bir siyaset takip etmemişler, Meclisi Mebusan’da çoğunluğu kendi taraflarına toplamak; kanuni ve fikri nümayişlerle milli emellere tercüman olmak; ve nihayet Arnavutluk’ta ve ihtimal ki şimdi burada … uzun sürecek … -ortaya çıkan olayların hazırladığı zeminden istifade edilmek suretiyle zorbaları atmaya muvaffak olmuşlardı. Fakat bu muvaffakiyetlerinin ertesinde –yerine geçtiklerinin taban tabana zıddına olarak-  lüzumundan fazla kanuna uyan, manasız derecede şekil ve usule bağlı kalmışlar ve hatta münasip bir vakit ve fırsat besleyen düşmanlarının en alçaklarını bile haddini bildirme ve cezalandırmaksızın sıkıyönetimi kaldırıvermişlerdi! Bu soğuk kanlılıklarının cezasını ise hem kendileri … çektiler, hem de kanadı, kuyruğu yolunmuş, aciz bir kuşa dönen bu talihsiz memleket!

Hiç insan üzerine tabancayla saldıran bir caniye: “Aman böyle hareket etme, çünkü ceza kanununun şu maddesine çarpılırsın!” diye karşılık verir mi? Her şeye kendi aynıyla karşılık vermek –bilhassa siyasette- bir ana ilkedir. Kim iddia edebilir ki Napolyon Bonapart meşhur “Bromer” vakasını yapıp neticede direktörü ortadan kaldırmasa ve konsüllüğü tesis etmesiydi; Fransa’nın o kanlı ve karmakarışık ihtilali bu derece durgunlaşmış olabilirdi.

Bundan dolayı memleket düşmanı olan o (…) çetecilerin kötülüklerini kovmak içinHürriyet ve İtilâf bayrağı altında birleşen kitleyi millet eğer 327’de (1911) vazifesini sonuna kadar yapmış; gayesini tamamen sağlamış bulunsa ve İttihatçılığın ocağına incir dikseydi, az ve çok tereddütlerden, itirazlardan,  belki sarsıntılardan sonra olsa bile yine uyuklayan şeyin yerine bir yenisinin, daha sağlam, daha medeni, daha zamana uygun bir şekilde kurmak kolaylaşır ve pek ziyade muhtemel ki o zaman başlanılacak olan bu bina şimdiye kadar vücut bulabilir olmuş olurdu. Lakin o zaman Hürriyet ve İtilâf böyle yapmadı. Ateş üzerine gül serpmekle geçiştirilir zannetti. “Yıkacağım” dediği binayı ancak sarsabildi. Fakat bir, iki taşını düşürmekten başka bir şeyi yapamadı. Halbuki o yıkıntıları eşelemek İttihat ustaları için iş bile değildi.

327’de (1911) İttihat ve Terakki ortadan muvakkaten siliniverince ve her zamanki gibi meydana çıkardığı sureti haktan görünen çığırtkanlarıyla çetenin artık dirilemeyeceğini etrafa yaymaya başlayınca zavallı safdil muhalifler buna kanmışlar ve sevinçlerini ayyuka çıkararak her şeyi unutmuşlardı. Bu neşenin sarhoşluğunu Allah tekrardan saklasın –çok acı ve çok ağır oldu.

Bugün de aynı şey oluyor. Biz diyoruz ki: “İttihat ve Terakki ölmemiştir, bütün çalışan teşkilatıyla hâlâ yaşamakta ve hâlâ (.. sansür) ..) son zındıklık kabiliyeti ile eminim ki hazırlanmaktadır. Eğer bu daha ziyade yayılırsa varlığımız gidecek, bundan dolayı bu tehlikeyi –ki son seçimlerde bütün çıplaklığıyla meydana çıktı- kaldırıp atmaklığımız boynumuzun borcudur. İttihat ve Terakki ancak karşısındaki muhalifleri perişan, zayıf ve perakende bir halde görürse kıpırdanmaya başlar. Bundan dolayı tabii ki 1327’de (1911) olduğu gibi vatanı İttihat tehlikesinden kurtarmak için İttihat ve Terakki’nin haricinde kalan ve tabiatıyla ona muhalif olan kitleler birleşmeli ve tehlike kesinlikle ortadan kalkıncaya, tabii haline dönünceye kadar dayanışma içinde bir bölük teşkil etmelidir.

Teşekkür edilir ki, bu sefer bu kanaatte yalnız kalmıyoruz; dile getirdiğimiz zümrenin bütün birlik olanları bu mecburiyete –derece, derece olsa bile- inanmıştırlar. Yalnız hâlâ şekle fazla uymaktan kurtulamayanlar; hâlâ saflıklarını tamamen gideremeyenler var. Muhterem Lütfü Fikri Bey de –aflarına sığınarak söylüyoruz- seçimlerde aldıkları derse rağmen hâlâ bunlar tarafında gibi görünüyor.  Kendisinin fikrince 327 (1911) meselesini tekrar etmek mümkün ve isabetli değilmiş; çünkü o zaman hep “yıkmak” gayesi etrafında toplananlar yıktıktan sonra yapmak devri gelince apışmışlar; aralarında bütünlük mevcut olmadığı için hiçbir şeyi yapamamışlar, şimdiyse esasen ortada yıkılacak bir şey yokmuş, İttihat ve Terakki yerdeymiş, onun için bugün yapmak, yani iş başına gelip iş görmek devrinde imişiz.

Biz bu fikirlere iştirak etmiyoruz. Bizim kanaatimizce 327’de yıkma hareketi başladı, fakat tamamlanamadan kaldı. Bundan dolayı İttihat ve Terakki tekrar hortladı. Mütarekeden sonra ise –şu bilfiil biz, kendi irademizle- İttihat ve Terakki’ye karşı 327’deki kadar bile bir eseri hayat göstermedik. Binaenaleyh o da tabiatıyla yeniden büyüme imkânı buldu. Hatta iki, üç ay evvel Anadolu’da filizlenmeye başlamışken, şimdi dal budak salıyor. Eğer İttihatçılık  gerçekten yere yıkıldıysa, son İstanbul seçimini nasıl yorumlayacağız? Eğer İstanbul seçimi de  İttihat ve Terakki’nin dirildiğine belli başlı bir delil değilse; eğer son mebuslar İttihatçılık lekesinden temizlenmiş idiyseler, o halde Lütfi Fikri Beyefendinin istifasına ne sebep vardı?

Lütfi Fikri Bey istifanamelerinde açıklıkla ve cidden kendilerine has olan bir medeni sağlamlıkla sırf İttihatçılar arasında bulunmamak, onlar tarafından seçilmiş olmak zilletini kabul etmemek için milletvekilliği hakkından vaz geçtiklerini yazmışlardı. Demek memlekette İttihatçılık tehlikesi mevcut olduğu kendilerinin de zımnen değil açıkça itiraflarındadır. O halde kaderimizi tayin etmek üzere bulunduğu böyle bir günde bütün belaları üzerimize celbetmiş olan o uğursuz cadının boğazını sıkmak; enkaz ve kötüleme üzerine kurulan o netameli çeteyi içindekilerin kafasına yıkmak –Ocak’tan nasip almamış- her vatanperver için bir din, millet ve namus borcu değil midir?

Hayır Lütfü Fikri beyefendi! İttihat ve Terakki kıpırdanıyor ve herkesten iyi zatıaliniz  bilirsiniz ki bu yılan depreştikçe bu memlekette iyilik namına bir şey yapmak imkânı yoktur. Binaenaleyh her şeyden evvel bu yılan ezilecektir ve bu yılan ancak söylediğimiz gibi bütün muhalefetin  birliği sayesinde ezilecektir. Onun için ilk vazifemiz –sırf bu gaye uğrunda- hemen birleşmek, muazzam bir blok suretiyle medeni dünyaya karşı milletimizin asıl yüzüne sürülen lekeyi temizlemektir. Evvela bu birlik tesis etsin; söylendiği gibi bu büyük kitleyi hakkıyla temsil edecek bir birlik olanlar cemiyeti toplansın; ondan sonra Lütfü Fikri Beyefendinin mevzubahis ettikleri, şahısların etrafında toplanma; yahut bir şahsa yetki ve .., münakaşa edilir.  Zıtlıklardan evvel mahvedenleri yetiştirenleri hazırlamak lazımdır. Bu meseleye tekrar avdet edeceğiz.

***

Alemdar, imzasız başyazı, 30 Aralık 1919.

Foto: Nisan 1923 tarihinde çekilmiş. Fotoğraftakiler Kazım Karabekir’in Gürbüzler adı altında Erzurum’da devşirdiği yetim çocuklar.

  1. 1890’da Mekteb-i Mülkiyye’den mezun oldu. Paris’te hukuk öğrenimi gördü. Nisan 1894’te İstanbul’a döndü. Kısa bir süre sonra tutuklanarak on altı ay hapis yattı.   1901’de kaçarak Rusya’ya sığındı ve oradan Avrupa’ya geçti. II. Meşrutiyet’in ilânı üzerine Mısır’dan İstanbul’a geldi.  Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın da kurucularından biri ve Dersim mebusu olarak ilk Meclis-i Mebusan’a  girdi. 1920-1928 yılları arasında İstanbul Barosu başkanlığında bulundu. Cumhuriyetin kurulmasının ardından hilafetin kaldırılmasına karşı çıktığı için, İstanbul’da toplanan İstiklal Mahkemesi’nde 5 yıl kürek cezasına çarptırıldı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s