Kelimelerin, kavramların kiminin uzun, kiminin kısa ömrü olur; kimi kuşaklar boyu dillerde yaşar, yaşlanır gider; kimi dillerden silinir, kimi başkalaşır gider…

 Kimi dillere Türkiye’deki gibi “devrim” uygulanır, pek çok kelime sözlüklerden bile silinir…

Ama “istiklâl” zihinlerden kolay kolay silinmez, kültürel-siyasal kökleri derindedir çünkü.

“İstiklâl” kavramının toplumsal-siyasal dilde yoğun olarak kullanılışı Meşrutiyet’ten (1908) öncedir, özellikle Balkanlar’datoprak kaybıyla dile yerleşir; gizli ve açık İttihatçı belgelerde, İttihatçı basında artarak kullanılır olur.

İttihatçılar, “fethedilmiş topraklar”ın bağımsızlıklarına kavuşmalarını “İslâm/Türk” millet için,  bir “mağduriyet” olarak işler ve “istiklâl” arzusu “mağdurun hakkı” olarak sıkça dillendirilir olur.

Yani İttihatçı ağızlara “istiklâl” arzusu yerleştiğinde, ortalıkta ne “işgal” vardır, ne de “emperyalizm”; Mora yarımadasının ve diğer esaret altındaki topraklarda yaşayan Hristiyanların Osmanlı boyunduruğundan “kurtulma” hakkını kullanmalarıdır olan biten.

Bir tekrar: Osmanlı boyunduruğuna karşı verilen savaşlar asla “İstiklâl Harbi” değildir!

Lâkin, Balkan Savaşları kadar ve belki ondan önemli, “mağduriyet” ve “iç düşman” yaratmanın zeminini oluşturan bir neden daha vardır: Meşrutiyet ilânı!

Meşrutiyet; “Hürriyet, Adalet ve Eşitlik” yaratacak bir zemin iken, nasıl olur da “düşmanlık” zemini olur?

Nasıl olacağını, henüz Meşrutiyet’in yeniden ilânının üzerinden iki ay kadar geçmiş iken, pek çok İslâm millet gazetelerinde benzerlerine de rastlanan şu satırlar açıklar sanırım:

“Osmanlı memleketlerinin sahipleri kimlerdir? Şimdi Osmanlı diye kimlere isim veriliyor?.. İnsan yaradılışında müsavi olduğu gibi haklarında da herkes gibi çalışmak lazımdır. Şu sözleri yazmaktan maksadımız memleketimizde biz Müslümanlar ile beraber kimler bulunduğunu ve onların hakkı ile bizim hakkımızın da bir olup olmadığını anlamak içindir.

Ecdadımız olan Osmanlıların bundan altı yüz yirmi yedi sene evvel Anadolu’ya geldiğinden şu güne gelinceye kadar, memleketimizi muhafaza etmeye çalışan, hakkı ve adaleti muhafaza etmek ve vatanımızın toprağını başkalarına vermemek için göğsünü geren, çalışan, kanını döken hep Müslümanlardır

Şu halde memleketimizde bulunan diğer vatan kardeşlerimizden Müslümanların bir vazifesi ve hakkı vardır ki o da bu nimetlere kendilerini ortak etmiş olduğu diğer milletlerden bu nimetleri ne yaptıklarını, nasıl çalıştıklarını kendilerinden sual eder. Çünkü Müslümanlar diğer vatadaşlarının ağabeyisi yani büyük kardeşleridir…”(“Köylü” gazetesi, başyazı, “Hakimiyet Meşrutiyet”, 30 Eylül 1908)

Soru: Koyulaştırılmış cümleler ile “istiklâl” arzusunun kuvvetli bir bağı olabilir mi?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s