Lenin’in Köpeği           

Hollanda’dan gönderilen 22 Kasım 89 tarihli mektupta Semra İzmir’i kastederek soruyor:

“İlk üç günlük deneyin konusunda bir şey yazmıyorsun. Oysa o deneye de çok gereksinimim var. Neler yaptılar, neler dediler, neler sordular, nasıl sordular?”

İmzalar şöyle: Kadınların.

Bu kadarı da fazla! Gören, duyan ne düşünür?   Sekiz-on mektupta “Boti”, “Boti kadın” dedi ses etmedim. Bu son imza bardağı taşıran damla oldu. Anlatmalıyım.

Çocukluktan beri hayvanlara yakınımdır, en çok da köpeklere. Hollanda’da ilk gözümüze çarpan farklılık, neredeyse her evde kedi, köpek oluşuydu. Orada sokakta köpek eniği bulamıyorsun ki sahiplenesin.

Bir sorun daha var, özel bir köpek arıyorum: Geçmişte Hürriyet gazetesinin arka sayfasında “Allahlık Ali Bey/ Fatoş ile Basri” ve “Güngörmüşler” diye yan yana iki “çizgi roman” mı ne, öyle hoşluklar vardı. Baba evime Hürriyet girmez, kahvede, berberde, ötede beride, yırtık pırtık da olsa o gazete parçasını gördüm mü okumadan, bakmadan geçmezdim. Özellikle baktığım “Fifi.” Çevremde hiç onun gibi köpek yok! İlk gençlik yıllarımda mahalleden arkadaşlarla İzmir Fuarı’nda sirk gösterilerine giderdik ve canlı Fifi ile ilk orada karşılaştım. Kıvırcık tüylü, ponpon kuyruklu, kuyruksuz da deseniz olur, sekiz on “Fifi” akıl almaz gösteriler yapıyordu. İşte “Boti” öyle bir köpek, yani “Fifi” gibi, sıfır numara, en küçüklerinden, kayısı rengi bir sosyete köpeği.

Yalnız büyük bir sorun var: Siyasi mülteci bir komünist sosyete köpeği  “Boti”yi diğerlerine nasıl anlatacak, nasıl kabul ettirecek? Marks’tan, Lenin’den alıntılar yaparak yazmadığım, hele hele konuşmadığım o güne kadarki söz ve yazılarımdan bellidir. Ama bu sefer “abdest” bozmak farz oldu. Cebimde iki fotoğraf taşımaya başladım.

Ne zaman bisikletin ön sepetine “Boti”yi oturtup çarşıya, pazara gitsem, ne zaman çevredeki orman ve göl kıyısında onu gezdirmeye çıkarsam, o sorun da karşıma çıkıyordu:

Ne o, ne iş yani, burjuvalar gibi…

Önce sağ cepten Nazım Hikmet’in köpeğiyle çekilmiş samimi pozunu “pasaport” niyetine gösteriyordum. Şairle, şiirle ikna olmayacak “sıkı devrimci” bir mülteci ise karşılaştığım, sol cebim imdada koşuyordu:

Bak, bu Lenin, bu da köpeği, Lassy cinsi.”

…!

Sessizlik. Lenin’den alıntı herkesi susturuyordu. Ne mecburiyetim vardı böyle yapmaya? Cemaatten kovulma korkusu mu?

“Sol” çevrelerde, kendimde dahil, ortak bir özellik vardır: “Hep bir hallı Turhallı”[1] olma mecburiyeti, birbirimize benzeme mecburiyeti, benzememe halinin “sol” dışında görülme hali. Anlatmıştım, ’68’in olmazsa olmaz modasını; giyim (parka, postal), bıyık (Stalin bıyık), aksesuar (o yıllarda tespih) ve dahası…

Oysa her bir kişi öylesine farklı geçmişler içinden süzülüp gelmiştir ki, farklı beğenileri, ilgileri olabilir diye düşünülmez.  Madem ki “sol” saflardasın giyimde, saç, sakal, bıyıkta, jargonda, ihtiyaç ve özlemlerde aynı olmasa bile, benzer olmak zorundasın! Böyle bir özellik düşünce temelli bir toplumsal-siyasal harekette değil, inanç temelli cemaatlerde olur ancak, diye düşünür insan değil mi? Düşünce ile inancın nerede ayrılıp nerede birleştiğini biri anlatsa bana…

Neyse, hayatı paylaştığımız on dört yıl boyunca “Boti” kendini kendinden korkana da, “sol”a yakıştıramayan en bağnaz “devrim mollası”na da sevdirerek “sol çocukluk” hastalıklarımızdan birinin tedavisine yardımcı oldu. Allah razı olsun.


[1] Hepimiz aynı durumdayız, hepimizin kusurları ya da zayıflıkları aynı.

Yorum bırakın