Resmi tarihte, ders kitaplarında Meşrutiyet (1876) ve Cumhuriyet (1923) arasındaki yarım yüzyıla ait bir sayfacık olsun geçmişi hakikatlerine dair bir şeye rastlamak imkansız gibidir. “Tarih kongreleri” ile yaratılmış bir “yapma tarih”tir bu kaynaklarda yer alan.

Mesela 23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan “Büyük Millet Meclisi”, Börekçizade Fetvasi ile açılan bir İslâm meclisidir, bu Meclis’te İslâm milletten olmayan Osmanlı yurttaşı yoktur o Meclis’te. Üstelik Fetva’da İzmir ve çevresinde yaşayan bütün Rum ve Ermeni Osmanlı yurttaşları “düşmanla işbirliği” suçlusu olarak ilan edilmiştir.

Müsavat yazarı Mehmet Tahir, 23 Nisan 1920’den önce, 24 Ocak 1919’da Osmanlı milletlerinin “cemaat meclisi” hakkı ve önemine işaret eden “Cemaat Meclisi” başlıklı aşağıdaki yazıda o günlerin hakikatinie değinir.

                                                       * * *   * * *   * * *   

 “Kanunu Esasi’nin (Anayasa’nın) “111”nci maddesinde her milletin her ilçede bir cemaat (millet) meclisi olacağı ve bu meclis o milletin din işleri ve halkın işlerini düzenleyeceği ve idare edeceği açıkça belirtildiği halde sahte din ve iman propagandasından bir an uzak kalmayan ve Almanya gibi bir hükümetin verdiği iki milyon lira rüşvetin tesiriyle Diyanet İşleri’nin (Makamı Meşihat) cihadı ekber (Allah yolunda savaş) fetvasına ve milleti yıkıma sürükleyen sabık hükümet (İttihat Terakki hükümeti), böyle bir meclisin kurulmasını senelerce duymazdan veya anlamazdan gelmiştir…”

                                                                         **      **      **

Tarihte görüldüğü üzere İslami yönetim kuran kavimler her ne zaman bir manevi kuvvet idaresinde din ve halkın varlıklarına ait işlerini, terbiye ve talim tarzlarını yönetebilmişler ise olağanüstü yükselmişler ve bu esastan uzaklaştıkça mahvolmuş ve yıkılıp gitmişlerdir.

Bizde birçok resmi ilkokullar bulunduğu ve vaktiyle halkın varlıklarına ayrılan servet belki de her milletten daha çok olduğu halde medeni ilimler ve hatta dini ilimler eğitiminde en geri kalan milletler sırasında bulunuyoruz. Kanımızca (bunun nedeni) diğer cemaatlerde olduğu gibi, İslamların eğitimlerini, halkın varlıklarına dair işlerini ve dini işlerini idare edecek bir özel kurumlarının mevcut olmamasıdır.

Böyle bir özel kurumun meydana gelmesi mükemmel bir cemaat meclisinin millete, memlekete edeceği hizmetleri, eğitim veya vakıflar bakanlıklarının ve hatta ne kadar ihtimamla çalışılsa bile hükümetin bunu yerine getirmeye gücü yetmez.

Bugün her devlette her millette görüldüğü üzere meselâ adalet dağıtmakla görevli mahkemeler nezdinde bile hükümet kendi haklarını bir bilgisiz köylü kadar müdafaa edemiyor. Çünkü iş, köylünün özel hayatıyla, onun karşısında olan hükümet dairesinin memurlarının ise resmi göreviyle ilgilidir. Bir başka deyişle bir köylü, hakkı için çırpınıyor, memur “Ne yapalım? Olursa olsun, olmazsa olmasın” gibi bir vurdumduymazlık göstermeye muktedir olabiliyor, bu durum doğaldır.

Tam bir esefle itiraf edelim, hatta Cenabı Hakk’ı inkâr etmek derecesinde vicdanının emrini koruyup günahtan sakınmaktan mahrum olan bir rahip veya sıradan bir Hristiyan dini adet ve dini geleneklere karşı fevkalade koruyucu olduğu halde, bizde dini adet ve milli geleneklere karşı büyük bir aldırmazlık gösterilmektedir ki bu halin şaşılası nedeni olarak cemaat kurumlaşmasına malik olmadığımızı en birinci neden olmak üzere gösterebiliriz.

Kanunu Esasi’nin (Anayasa’nın) “111”nci maddesinde her milletin her ilçede bir cemaat meclisi olacağı ve bu meclis o milletin din işleri ve halkın işlerini düzenleyeceği ve idare edeceği açıkça belirtildiği halde sahte din ve iman propagandasından bir an uzak kalmayan ve Almanya gibi bir hükümetin verdiği iki milyon lira rüşvetin tesiriyle Diyanet İşleri’nin (Makamı Meşihat) cihadı ekber (Allah yolunda savaş) fetvasına ve milleti yıkıma sürükleyen sabık hükümet, böyle bir meclisin kurulmasını senelerce duymazdan veya anlamazdan gelmiştir.

Sunmak ve açıklamaya çalışmak istediğimiz üzere çocuklarımızın ilkokul eğitimindeki eksik ve hatta milli ve dini geleneklerimizin yokluğuna karşı bazılarımız tarafından gösterilen esef edilesi ihmal ve vurdumduymazlık artık gözümüze batacak dereceye geldi ve belki geçti; Rum metropolitine karşı eski vali Rahmi Bey tarafından yapılan bir muamele o millet çevresinde (Rum milleti) birçok gösteriye sebebiyet verdi. Halbuki adı geçen kişi dini karar (hükmüşşeria) meclisi idaresinden verilen kararla jandarma eliyle dışarı attırılmış iken, İslami çevrede bir şikayet sesi işitilmedi.

Evvelki günkü “Müsavat”ta işaret olunduğu üzere bizim için cemaat kurumu her meselenin üstünde bir öneme sahiptir. Meseleyi ilgili kişilerin, büyük bir önemle dikkatlerine sunarım.

Yorum bırakın