yüzleşme yazıları
Yüz üç yılın geride bırakıldığı şu günlerde Türkiye Cumhuriyeti zor günlerden geçiyor. Bir yüzyılı aşan bu cumhuriyette yaşayanların büyük çoğunluğunun ne “ferah” bir günü ne “refah” yüzü gördüğü bir günü oldu… Oldu mu?
Cumhuriyet öncesinin iki İzmir gazetesinde, “Müsavat” (Eşitlik) ve “Islahat” (Reform) gazeteleri, yer alan başyazılar ve haberlerden (eski yazıdan aktardığım ve sadeleştirdiğim), Cumhuriyet’in resmi tarihinde hiç yer verilmeyen bir çok yazıyı sizlere paylaşmak istiyorum.
Paylaşmak istiyorum, çünkü geçmişi öğreneceğimiz kapıları kapatılarak, geçmişin karanlığını gizleyerek ve bu karanlığın ardına gizlenerek bugünlere kadar iktidar olup gelenler, böylece aydınlık bir geleceğin kapılarını da sımsıkı kapattılar.
Ne vardı ki o kapıların ardında? “Gerçek”lerle perdelenen geçmişin “hakikati”nin ipuçları orada olabilir miydi?
Mesela 1876’da ve 1908’de iki kez Meşrutiyet ilan edildi, diye yazar resmi tarih kitapları. Bu, kitap sayfalarına oturtulmuş bir gerçek. Peki bizde hiç meşruti idare (anayasal yönetim) oldu mu?
Olmadı! İşte “hakikat” bu.
Evet, modernleşiyorduk ve hep bir “anayasa”mız oldu, ama 1876’dan 1923’e “anayasal monarşi” ve 1923’ten bugüne hiçbir zaman “anayasal cumhuriyet” yaşanmadı.
Yaşattılar mı?!
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin aslını, neslini, neler yaptığı tam bilinmez. 1913’te Babiali Baskını’nda[1] Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı öldirenlerdir bunlar. Oysa hedefleri anayasal düzeni yerleştirmek isteyen Kamil Paşayı öldürmektir. Nitekim bir buçuk yıl sonra Osmanlı’yı savaşa sokup bir milyonu aşkın askerin, bir milyonu aşkın, Kanunu Esasi (anayasa) güvencesindeki Ermeni ve Rum Osmanlı ve sair dinllerden vatandaşlarının tehcir ve toplu ölümünü birinci derece sorumlusudur İttihat-Terakki elebaşıları. İşte toplumumuz bu kanlı tarihle hesaplaşmamıştır, yüzleşmemiştir.
Kasım 1918’de Osmanlı savaştan yenik çıkınca; elebaşılar ülkeden kaçınca, İttihat ve Terakki Cemiyeti ve hükümeti dağılınca, çok milletli Osmanlı toplumu biraz olsun nefes almaya başlar. Sizlere aktarmak istediğim, yaşanan acılar ve uğranan zulümlerin hafızalarda taze olduğu 1918-19’un Islahat ve Müsavat gazetelerinin yazılarıdır. Acıları yaşayanların, tanık olanların yazılarıdır, “suni tarih”te yazılanlara benzemeyen yazılardır.
Bu yazılara gereken yerlerde adı geçen isim-yer-kişi vb.leri için, özellikle genç arkadaşlarımı düşünerek dipnotlar ekledim. Her yazıdan sonra kısa yorum ve sorularım da olabilecek. Eleştiri ve katkılarınız beni sevindirecektir. 17 Ekim 2026.
[1] 23 Ocak 1913 günü Bâb-ı Âli – Vikipedi (Osmanlı hükûmet merkezi) Enver Bey ve Talat Bey liderliğindeki bir grup İttihat ve Terakki üyesi tarafından basılmasıyla gerçekleştirilen askerî bir darbedir
İKİ SİYASİ AKIM KARŞISINDA
Müsavat gazetesinde, 4/17 Ocak 1919[1] tarihinde, “İki cereyanı Siyasiye Karşısında” başlığıyla yayınlanan imzasız başyazının yer aldığı “Müsavat” gazetesinin imtiyaz sahibi ve sorumlu müdürü Muhami (Avukat) Mehmet Sadık’tır ve ölüm tarihi de, öldüğü gün veya öldürüldüğü yer de, öldüren de meçhuldür. Aşağıdaki imzasız başyazıda İttihat Terakki Partisi ile, ona karşı olan Hürriyet ve İtilaf (Özgürlük ve Uzlaşma) ve İzmir’in bilmeyerek heykelini diktiği Hasan Tahsin’in desteklediği Sulh ve Selamet (Barış ve Esenlik) Partisi[2] karşılaştırır.
Not: “İttihat Terakki Nedir?” başlıklı makaleyi daha önce yayınlamıştım.
* * * * * * * * *
İki Siyasi Akım Karşısında
Şimdiye kadar büyük ve tiksindirici bir siyasi zorbalık sonucu olarak memlekette yalnız tek parti egemenlik kurmuş, yönetimi ve memleketin kaderini tümüyle eline bir cemiyet almıştı. Bu cemiyet hepimizin bildiği gibi İttihat ve Terakki’dir. İttihat ve Terakki kötü bir alışkanlıkla memlekette başka hiçbir kuvvetin yaşamasına, hiçbir karşı görüşün, muhalifin bulunmasına taraftar olmadı. İstediği gibi, istediği biçimde yönettiği süreçte hiç kimseye bir söz söyletmedi. İtiraz edenleri susturdu. Güçleri bir araya getirme olasılığı olanları keyfi, olağanüstü kararlarla memleketten uzaklaştırdı. Bu zorbalık ve baskılar karşısında doğal olarak başka bir kuvvet egemen olamazdı. Ve sonuçta hareketi kontrolsüz, millete karşı sorumsuz kalan bu kuvvet işte memleketi bugünkü perişan duruma getirdi. Dünyada hiçbir kuvvet, hiçbir hükümdar velhasıl hiçbir yetkin kişi yoktur ki ilelebet payidar olabilsin. Kendi hareketiyle istibdadını ve inancıyla kendi varlığını baltaladı. Çöktü.
Dünya Savaşı’nın yaşanan acılı günleri elbet son bulacaktı… Ateşkes imzalandıktan sonra herkes geniş ve büyük bir nefes aldı.
İttihat ve Terakki’nin susturduğu ağızlar açıldı, bağladığı kuvvetler esaret zincirini kırdı. Şimdi on seneden beri küçük bir ara dışında olmak üzere, aralıksız ve merhametsiz zorbalığı devam eden İttihat ve Terakki’nin karşısında değişik partiler kurulmaya başladı. Bu partiler her ne kadar değişik olursa olsun görüşleri hemen hemen bir noktada birleşmiş gibidir. Bütün bu partiler memlekette büyük ölçekte zulümler ve baskılar yapan İttihat ve Terakki’nin geçmişteki hareketlerine karşı gelebilmek için doğdu ve doğmaktadır.
Hürriyet ve İtilaf, Sulh ve Selamet ve sair her ne isimde olursa olsun kurulan partilerin bireyleri insan hak ve özgürlüklerine tecavüz etmemek, tersine uygun davranmak ve saygı göstermek gibi anayasal ve insani düşüncelerle donanmıştır. İttihat ve Terakki’nin bize elemle geçirttiği günlere karşılık gelecekte hangi partinin olursa olsun söz hakkı ve varolma hakkına uyma esası kesin bir karara bağlanıyor. Bu durum memleket adına teşekküre değerdir. Eski düşmanlık yerine anayasaya uygun bir yol egemen ve kalıcı oluyor. Eski baskı ve zorbalık herkese serbest bir siyasi düşünceyi savunma hakkı verilmiş bulunuyor.
Demek ki halkın içinde herhangi bir siyasi partiyi koruma ve savunma hakkı vardır. Yalnız halkımızın inancı açısında uzak bulunmaması gereken bir nokta varsa o da bir tarafta İttihat ve Terakki ve diğer tarafta yeni kurulan partiler olmak üzere iki siyasi akım karşısında bulunmamızdır. Bu siyasi akımlardan birincisi on senelik tecrübe neticesi olarak öğrendik ki memleketi uçuruma sürükleyecek bir biçimde işler yaptı. Anayasayı çiğnedi. Zavall milleti, fakir ahaliyi soydu. Çırılçıplak bir hale getirdi. Bu kadarla da kalmayarak herkesin var olan haklarını gaspetti. Ezdi. Hak diyen ağızları taşla susturdu. Darağaçları az geldi. Kafile kafile insanları sürmeler, insanları koyun sürüleri gibi derelerden yuvarlamaları, mahvetmeyi icat etti.
Bu felaketler karşısında o (İttihat Terakki-tu) hiçbir kimseye bir ağız açtırmadı. Bu kuvvet her ne zaman yönetime geçse yine böyle medeniyet dışı, kanun dışı ve insanlık dışı bir şekilde devam edecektir. Buna emin olmalıyız. Şimdiye kadar tecrübe ettik. Yine tecrübeye kalkan bulunursa Allah korusun sonucu pişmanlıktır.
Men cerrebe’l-mücerrebe hallet bihî’n-nedâme[3]
Halbuki (başka) biri tarafından kurulan partiler İttihat ve Teraki’nin sözü edilen hareketlerinden hiçbirine engel olmamakla beraber öyle hareketlerin tekrarına güçlü bir engel koymak için faaliyetlerde bulunmaktadırlar. Memleketin esenliği adına bu partilerin şimdiye kadar zulümden, işkenceden yılmış ve bıkmış bir milletin bireyleri tarafından destek göreceğine emin bulunuyoruz.
Bu sebeple kurulan Hürriyet ve İtilaf Partisine destek olmayı, onu yaşatmayı, eziyyet ve düşmanlığa artık son vermiş olmak için bu partiyi ve bu partiye benzeyen hizipleri, zümreleri yükseltmeye üzerimize borç bilmeliyiz. Bu iki siyasi akımın ikincisi ancak memleket için yararlı ve güçlendirici olabilecektir. Şuna emin olmalıyız ki İttihat ve Terakki bir daha bu ülkede egemenlik kurarsa memleketimizin kalan kısımları da yakasını kurtaramayacaktır. Anayasal bir ilke gereği o bu memlekette yalnız geçici bir anayasal muhalefet olarak kalsın. Hepimiz elbirliğiyle İttihat’ın o uğursuz kuvvetini bir daha diriltmek için uğraşalım. Vatanı büyük bir tehlikeyle karşı karşıya bırakmamak için İttihat’tan başka bütün kuvvetleri, bütün partileri yaşatalım.
* * * * * *
Yukarıdaki görüşleri savunan Mehmet Sadık ve Hürriyet ve İtilaf Partisi niçin “hain” diye suçlanıp geçilir? Yunan Krallığı’nın İzmir’i işgalini mi savunulmuştur? Hayır.
Mehmet Sadık, Yunan işgaline karşı kurulan, içinde İttihatçıların da yer aldığı Müdafa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti merkez yönetiminin ve işgale karşı muhtırayı hazırlayan heyetin ve 14 Mayıs 1919 Maşatlık (bugün Bahribaba Parkı) mitingi tertip heyetinin de içindedir.
“Vatan haini!” değildir, İttihat ve Terakki’nin siyasi görüş ve eylemlerine karşıdır.
Ama günümüzde hakkı ve doğruyu savunanlar hâlâ “hain” diye nitelendirilir.
Bu ülke tarihinde ilk kez huzura ve demokrasiye kavuşmak istiyorsa, muktedirler bu İttihatçı anlayış ve ucuz ifadeleri terk etmelidirler.
Not: Aynu sayfada “Vilayet Havadisi” başlığı altında “Hürriyet ve İtilaf Yönetim Kurulu’na seçilenlerin adları veriliyor. Dikkat çekmek isterim ki, yönetim Hristiyan ve İslâm milletten oluşuyor.
Dünkü gün ilan edilen veçhile Hürriyet ve İtilaf Fırkası bir içtimai umumi kat eylemiştir. İctimada anasırı muhtelifeye mensup memleketin mütefekkir simaları hazır bulunmuş ve fırkanın heyeti idarei daimisi intihap edilmiştir. Heyeti idareyi teşkil eden zevatın esamiyesini sırasıyla derc ediyoruz:
Aydın mebusu esbak İsmail Sıtkı Bey
Gazetemiz sahibi ve müdürü mesul Sadık Bey
Dava vekili Dimoston Efendi
Islahat gazetesi sahibi Emin Süreya Bey
Dava vekili Amato Efendi
Tavaslızade Osman Bey
[1] Miladi takvime 1926 yılında geçildiği için, gazete de yer alan Rumi tarihin yanına Miladi tarih eklenmiştir.
[2] Sulh ve Selâmet-i Osmâniyye Fırkası, ateşkesin ardından 14 Ocak 1919’da, Osmanlı Sulh ve Selâmet Cemiyeti ile Selâmet-i Osmâniyye Fırkası’nın birleşmesiyle ortaya çıktı. Prens Sabahattin’in özerklik yanlısı düşüncelerini savunur. Hasan Tahsin çıkardığı “Hukuku Beşer” (İnsan Hakları) gazetesinde bu siyasi akımı savunur.
[3] “Kim denenmiş bir şeyi yeniden denemeye kalkarsa, sonu pişmanlık olur.”