Kayayı âlem görür, sen sen ol, kovuğuna bak, kuytusuna kulak ver!.

“İllallah KARANTİNA!..”

Bahr-i Siyah’ın (1) epeyi uzak sancağından gelme hamallar kanca geçirip sırtladıklarını, çam kalaslar üzerinden cambaz misali sıçrayışlarla takalara, çektirilere, tirandillere bir koşu indirip gelir, soluklanmadan bir kanca daha geçirirler develerden inen çuvallara…

Yeni Zaman’dır, istimin er vaktidir, erken vaktidir.

İzmir, şehre gelen kancalı hamallara Pontiyos (2) der; dilleri İzmir Rumcası gibidir, lâkin, dil zengini İzmir tam anlamaz o dili!

İstim gelip oturunca, yani hal-i istim vaktinde indir-bindir işleri pek artınca, İslâm millet hamalları da görünür olur şehirde, şehir onları yeni tanır, Kürt derler onlara…

Kürtler şehre yeni bir dil getirir, lâkin, dil zengini de olsa, İzmir anlamaz Kürt dilini!..

Yeni Zaman istim üstündeyken ve iki şimendöfer de bitmiş iken, şehre koca bir liman inşa edilir; dalgaları kesen duvarlar örülür, dalgasız denizi olur limanı Körfez’in…

Liman’da babalara bağlanan buharlı gemilerin yükleri, ya bir tabla üzerine istiflenir, ya hurç misali ağ torbalar içine doldurulur, butzargátis (3) ile güverteye, ambara çekilir, ambardan Liman’a indirilir.

Yük yukarı çekilirken hamal tayfası, boş butzargatis aşağı salınırken gemici tayfası avazı avaz bağırır:

Varda!..”

Kürt hamallar da bu usule uyar, lâkin sesi kendi seslerine uydurur:

Varde!..

O sesler ki, inan olsun Kale’nin ardından bile duyulur…

Her gün, her saatte, açıkta demir atıp bekleşen yetmiş iki milletten gemiler, Liman’a giriş sırası geldi mi istimli düdüklerini salıverir, bu sevinçli ses ta Kordelyo’ya (4) kadar gider, döner gelir…

İlk buharlı gemi Körfez’den girdiğinde, hem Eski Zaman usulü yelkenler foradır, hem de kara dumanlar yükselir tekneden, yanlış olmasın, tarih Rumi 1244 (5) olmalı, her dinden İzmirli adamlar kıyıya koşar, yığılır.

Ne garip bir sefinedir (6) bu böyle yelkeni yanar da tüter gelir!?

Hem atmos, hem kapnos, ke(kaı) anigo yelkeni!..” (7)

Yelkeni dumanlı tekne, açıkta demir salar, evvelâ bütün tayfa, şehre geçit vermez koca kara taşın ardına, Karantina (8) der şehir buraya, götürülür.

Eski Zaman’da veba belasından, kolera, tifüs belasından çok çekmiştir şehir, tayfalar kaynar kazan hamamlara sokulur, bakılır, bir illet bulunmaz, şehre buyur edilir, üç gün, bilemedin beş gün misafir olur bu garip tekne Körfez’de.
Ya illet çıktıysa?.. Ya ömrü tükenir giren gemicinin, ya aklı gider başından, o sebeple:

İllallah karantina!..

Daha Körfez’e girmeden başlar yüreklere düşen “acaba”nın sızısı.

O bıkkınlık iledir İzmir, gemici hafızasına bir satır daha yazılır:

Karantina” şehri İzmir…

Ahali yalı boyu seyrana çıka dursun, karantina ardından ileri gelenler hemen varır çıkar güverteye, bir de ne görsünler, bir koca ocak üstünde bir devasa kazan, hâlâ sıcak!..

Ocak, kazan derken bir de ne görsünler, hafiften kara duman salan bir uzun boru!..

Ürker, korkar sorarlar, “Bu ne bu?!

Kamidata” (9) der kaptan kasım kasım…

Uzun boru yanında istim salan bir ince uzun boru daha, ağızlar bir karış açık, sorarlar, “Bu ne bu?!”

Kazanda sıkışan buharı ayarlar, supap denir, yeri gelir düdük olur,..”

Bir bir anlatır kaptan, bilmiş bilmiş baş sallar ekâbirler, korkudan sararmış benizlerle döner gelir, bire bin katar, şehre anlatırlar.

Şehir misafire kalk git demez, lâkin, geminin kaldığı üç-beş gün içinde anlattıklarına kendileri de inanan İzmir ekâbirleri padişaha haber uçurur…

Padişah irade buyurur: “Tez Astane’ye (10) gele!..” İskoç memleketin Yunani kaptanlı bu acayip vapuruna “Kalk, git” der ekâbirler, tez İstanbul’a yollanır!..

Osmanlı’nın ilk buharlı gemisi işte budur!

Dert etmez şehir, üç beş ay ya geçer, ya geçmez, Körfez vapur dolar, istim akı yelken akına karışır, ardı ardına Körfez’e girerler, çıkarlar, su üstünde gezinir kara duman yanında ak istim, kara duman arası ak yelken seyrine doyum olmaz…

Bu tarihi, yani Hicri 1244, hep Yeni Zaman’ın “Hal-i İstim Vakti Başı” diye tarih düşer ve ardından olan biteni masal niyetine dillendirir güngörmüşler…

Liverpol derler bir Angıliya (11) şehre; koyun yünü, keçi kılı, el halısı, palamut kimyası satan cesur tüccardan vapurlarla kalkıp giden olur. Bunlar Hıristiyan milletin yol iz bilenleridir, varıp görürler ve alıp gelirler ve günlerce anlatırlar, hayret ki ne hayret!..

Meyhaneler, kıraathaneler sade onların döktükleri dillere kulak verir olur:

Aman dostlar, sizi Allah inandırsın dünya eski dünya değildir, alet eski alet, tezgâh eski tezgâh değildir, dünyayı suyun istimine dumanın karasına teslim olmuştur, elimizi çabuk tutalım, yoksa nal toplarız!..”

Öyledir. Buhar, sade adı “vapur” olup öyle kalan teknelerde yoktur; buhar kumpanyalarda tezgâhtır yünlü dokur, pamuklu dokur; kumpanyalarda ”presa”dır palamuttan kimya, çekirdekten yağ çıkarır; demir döver, çeliğe su verir, çarklar yapar, buhardan kuvvet alan “mikani”ler (12) yapar…

Yol iz bilenleri tutmak ne mümkün?! Marsilya derler bir Frenk şehre gider “alisverisi” etmeye, hüner görüp kapmaya… El halısı götürür, incir-üzüm götürürler, bunlar bilinir, bilinmeyen odur ki, hünerli ellerden çıkmış türlü mobilyalar, türlü cam işleri, türlü kimyalar götürürler, bunlar da bilinir, lâkin usta gözler ve usta ellerde istimli hünerler kapıp gelirler, bilinmeyen odur…

Isparta’nın, Kula’nın el halıları nam salmıştır değil mi? İngiltere desen çalar, hüner çalar başlar makinelerde harcıalem dokumaya değil mi?.. İzmir’den kalkıp onca yol giden, gidip onca icat gören geri kalır mı?!

Ispartalıyan halı fabrikası kurar; Silikciyan, İspencyan ve Kahyayan bir olur halı fabrikası kurar, Kulalı Yovakimoğlu Cezayir Han’a (13) hem meşe palamutu yığar, hem türlü kimya çıkaran istimli düzen kurar. Issigonis dökümhanesini buharlı kumpanyaya çevirmekte hiç onlardan geri kalmaz.

Gidenler, götürdüğünden daha kıymetli, yükte hafif yeni istimli istimsiz hünerlerle döner gelir şehrine ve dönerken şahit olur ki, Körfez’e seher vaktinden kuşluk vakti arası giren vapuru güneş karşılar ve onlar, İzmir’in kıymetini daha bir iyi anlar!

Liverpol’dan, Marsilya’dan, Triyeste’den, Odesa’dan, Trabzon’dan, Selanik’ten, Beyrut ve İskenderiye’den istimli istimsiz İzmir mallarını almaya koşanlar da görür ki sabah giren vapurlarını güneş karşılar ve güneşe kavuşan İzmir’in kıymetini daha bir iyi anlar!

İşte o zaman denizci milletten çalınma olmalı, o rivayet düşer akıllara:

Güneş Doğu’dan yükselir!..”

Ve değişir, cümle ağızlara bir hikmetli söz olur oturur:

Güneş İzmir’den yükselir!..”

Akşam güneşi başını eğer, Körfez’den çıkmaya başlar, palamar çözüp Liman’dan çıkan her teknenin güneş karşısındadır, güneş suya dalarken güneşle bir tekne de dalar suya, kaybolur.

Adı çıkar şehrin:

İzmir, güneşi koynunda şehir!..”

İzmir’e gelen güneşle sevişir, giden güneşle sevişir…

İstanbul’a gideni, Midilli’ye uğrayanı, Antalya’ya gideni koy bir yana, dünyanın her köşesinden İzmir’e, sade dünya malı değil; başı, kıçı, sancağı, iskelesi güneş dolu vapurlar gelir, güneş dolu vapurlar gider İzmir’den…

Lâfın kısası, dünya İzmir’e gelir, İzmir dünyaya gider, dünya şehridir Yeni Zaman’da İzmir…

Her hafta Mısır’da İskenderiye’ye, İtalya’da Trieste’ye, Fransa’da Marsilya’ya, Rusya’da Odesa’ya en az bir vapur kalkar. Rıhtım iğne atsan yere düşmez misali uğurlamaya gelenlerle dolar.

Vapurlar ve güneş Körfez’den çıkasıya ardından beyaz mendiller sallanır, ağlanır.

On beş günde bir Amerika’ya bile vapur seferleri olduğunu görmeyen, bilmeyen, masallara inanmayanı inandırmaya çabalama, nafiledir…

Nafile gelir anlamak istemeyene Yeni Zaman İzmir’ini, istim vaktini anlatmak…

Nafile gelir kimine, kulaklara kırk bin kere tıkılan bin yalanı doğru belleyen, masalın bir damla hakikatine kulak vermeyene İzmir’in İzmir olduğu eski zamanları anlatmak…

Meselâ, Yeni Zaman’da vapurların getirdiği yeni fikirlere dönüp bakmaz ki anlasın, görsün yeni fikirlere dört elle sarılan İzmir’i!

Yeni Zamanı, yeni fikri bilmeyen, Yeni İzmir’i anlamaz.

Taş tanrılar önünde saf tutan, secde edenler, kovuklarda, kuytularda hakikati aramayanlar İzmir’i anlayamaz.

Yeni yeni gazeteler, kitaplar, mecmualar çıkar, dünyanın bir ucunda, hiç eğlenmeden koşar İzmir’e gelir… Gelenler fikirler saçar ortaya, fikirler toplar şehir, İzmir fikir zenginidir…


Ne fikirler ama!..
Meselâ, vapurlar istimli sanayi milletinden ırgat sınıfının iştirakiyyun fikrini, sosyalismos, sosyalizm fikrini denklerin arasında, gelenin kafasında şehre taşımaya başlar…

Sermaye sınıfının serbestiyet fikri misafir olur Kordon kulüplerinde zengin sofralarına, mektepli beyzadelerin oyun masalarına, ama illâki “adem-i merkeziyet”(16) fikri gelir konar her sınıftan odalara, salonlara ve hatta meydanlara, her fikri yeni fikirler takip eder…

Gün geçmez, her dilden gazeteler dergiler kitaplar çıkar, yayılır; gün gelir her dilden temsiller, müzikaller sahnelerde sergilenir…

Her hurufattan dizgiler yapacak, kitaplar basacak matbaaları vardır İzmir’in.

Rumi 1237 (14) olmalı, Osmanlı’da ilk gazete çıkar İzmir’de görülür; malûm, şehir çok dilli ve ilk gazete Frenk dilinde. “Le Spectateur Oriental”, yani Doğu Şahidi… Üç yıl geçmez, bir gazete daha; “Le Courier de Smyrne”, yani İzmir Postası… Rumca gazete çok beklemez, ilk gazeteden on yıl sonra “Filos Ton Neon” çıkar, yani Genç Arkadaş.

Rumca gazeteden on yıl kadar sonra Osmanlı’da ilk Ermenice gazete de bu çok dilli, çok dinli şehirde yayınlanır, adı “Arşaluys Araradyan”dır, yani Ararat Şafağı…

Osmanlı ekâbiri öne düşüp, altınlarına kıyıp bir Türkçe gazete çıkaralım demez, onların yapmadığını İslâm fukarası nasıl yapsın?! Şehrin ilk gazetesinden otuz sene sonra çıkan Aydın eyaletinin resmi gazetesini saymayın, otuz beş sene sonra Rumi 1288’de çıkan, var üstüne 584 kat miladi senesini sen bul, “Devir” gazetesidir ilk Türkçe dilli gazete!

İslâm millet arkadan gele dursun, Meşrutiyet ilanını beklemeden meşrutiyetini kurmuş, Meşrutiyet ilânından evvel Meşruti Sokak sahibi olmuş şehirdir İzmir, bu evvelden beri bilinir.

Vapurlar bir yandan istimli sanayi milletinden sermayedar getirir şehre, öte yandan şehrin sermayedarları baş çekmiştir. İstanbul ve Selanik bedesten sandıkları (15)devrini yaşarken, İzmir kumpanyalar, bankalar şehridir. İhracatta birinci, ithalatta ikinci sıra Osmanlı şehridir. Yeni Zaman’ın üç istimli vaktinde de, bir harcayıp iki kazanan şehirdir İzmir.

Aslını ararsanız, İzmir başka dünya ve başka zamanda yaşamaktadır…

O kadar ki, şehrin takvimi ve saati değişir. Rumi ve Miladi takvim, alaturka ve alafranga saat bir arada kullanılır olur. Öyle olmazsa dünya ile “alisverisi” olmaz!.. Şehir bunu bilir.
Hal böyle olunca, diğer Osmanlı şehirleriyle arasındaki makas açılır da açılır, makas açıldıkça oklar çoğalarak döner İzmir’in üstüne.

Malûm masallar şehridir İzmir; kervancı, harami, gemici, korsan bilir de, fatih bilmez, fetih bilmez… Osmanlı ekâbirinin okları zaten fethedilmemiş şehrin üstündedir, yanına yeni okçular katar.

Masal hakikatine burun kıvıran çok olur:

Nasıl yani, nasıl olur da fethedilmemiş olur ayol!”

Malûm, Osmanlı fethettiği şehirde ya bir kiliseyi camiye çevirir “fethiye camii” der, ya da padişah bir cami yaptırır, “selâtin camii” der. Hayrettir ki; Trabzon’da, Amasya’da, Atina’da bile vardır da “fethiye camii”, Osmanlı’nın kilisesi bol ikinci büyük şehri İzmir’de yoktur, padişah hayratı bir cami de yoktur şehirde! Oysa İzmir’in burnu dibinde, Manisa’da, padişah Üçüncü Murat adına yaptırılan Muradiye Camii vardır!

İzmir Yeni Zaman’ın iki vaktine varasıya fethedilmemiştir, hakikat inkârdan gelinse de…

Başka dünya ve başka zamanda yaşamaya başlayan, zamanı değişen, takvimi, saati değişen, fethedilmeyen, padişah adına yapılmış camii bile olmayan bu şehre, “Gâvur İzmir”e oklar çevrildiyse, ki çevrilir, buna sebep çoktur!..

Gâvur İzmir”in İslâm olmayanı İslâm’ından çoktur!
Gâvur İzmir”in kazandığı harcadığından çoktur!
Gâvur İzmir”in gazetesi, kitabı, fikri çoktur!
Gâvur İzmir kötü yola düşmüştür!...”

Bu zenginliğe baktıkça, Yeni Zaman’da unutulur gibi olan bir Eski Zaman arzusu, fetih arzusu kısık sesle dolanır olur eski günlere hasret ekâbir devletli katlarında:

Gâvur İzmir’in fethi farzdır!..

Balkan milletleri topraklarına sahip çıktıkça, o milletlerden kesilen haraç azaldıkça, bu arzu depreşir.

Çok tiyatrolu ve çok meyhaneli bu şehir kem gözlere inat parmakla gösterilir olur. Şehrin işi çoktur, bu yüzden olsa gerek, pek kulak asmaz şehre düşman seslere, hedef alan oklara…

Yeni Zaman İzmir’inde olmayan millet, olmayan dil, olmayan din, olmayan fikir yoktur; Pontos da, Kürdistan da gelmiştir İzmir’e, İzmir bütün Osmanlı milletlerinin şehridir…

Çarşı ki, malûm çok dilli bir çarşıdır, çoğu İzmir Rumcası ile İzmir Türkçesi, az birazı İtalyanca ve sair Frenk dillerinden bir dil konuşur, anlaşır, lâkin dışarıdan bakan anlamaz bu dili:
Gâvur İzmir’in dili kafir dilidir, fethi farzdır!..

Nasıl farz olmasın, hani şu içinde her dilden bir tadımlık dil olan, hani şu İslâm milletin Türki, Farsi, Arabi dili, Rum milletin Yunani dili, Ermeni dili, Yahudilerin Ladino dili; İngiliz, Felemenk, Fransız ve illâ ki İtalyan diliyle zengin Zimirneyka kem gözlere batıp dururken!?

İzmir Zimirneyka’yı sade çarşı Pazar dili değil; Diana Hamamları (16) sefalarının, Aya Triada (17) ayazma alemlerinin ve illâ dumanaltı gemici meyhanelerinin şarkılarının bir hoş dili diye bilir.

O günlerde, gemici kısmı, dayı kısmı, Mortakya belâlıları arasında pek tutulan iki dilli palikari (18) şarkıya kulak kapatmayan, çaresiz utanıp kızarır:

Ektes to vradi se st’oniro mu
Pos ikes ta malakya sou pigmena sto lemo mu (19)
Aman aman yanıyorum ben
Aman aman seviyorum ben
Ah ikitelli
Aman yallah çiftetelli.

Böyle şarkılar da “Gâvur İzmir”e, İzmir’in yoldan çıktığına delildir… Kordon kulüplerinde sabahı eden alemler İzmir’in yoldan çıktığına delildir…

Ağalar, beyler, paşalar bunları delil gösterir, İzmir’e daha bir hiddetle söylenir:

Gâvur İzmir!..”

Onlar da bilir ki hiddetin altında yatan İzmir’in zenginleşmesidir; dünkü ”reaya” miletin, Müslüman olmayanın, her dinden yoksulun cebi para gördükçe, kendini eşit haklı vatandaş sanıyor olmasıdır.

Yeni Zaman başlarında, Yunanistan Osmanlı’dan kopunca, Dolma’ya dikilen şehrin Sarı Kışla’sının genç zabitleri, bilhassa Selanik’in taze biten Ordu Kışlası’nın genç zabitleri hayırlı niyetler beslemez olur, daha bir hiddetle söylenir:

Gâvur İzmir!..”

Saray; paşasından, beyinden, zabitinden ayrı düşecek değil ya, gün be gün, her sene gelen çil çil altına rağmen İzmir’den korkar; “Ya başını alı giderse!..”

Osmanlı’nın sarayı, konağı kışlası İzmir’i sevmez olur!..

İzmir’i bir sevmeyen daha vardır, Avrupa’dır. İzmir’in sanayide, ticarette Avrupa’ya ufak ufak rakip olması Avrupa’nın hoşuna gitmez. Girit’e, Beyrut’a, İskenderiye’ye, tekmil Bahr-i Sefid-i Şarki’ye (20) türlü mallar daha ucuza gider…

Evet, İngiltere Aydın ve Kasaba demiryollarını yapmıştır. Evet, Fransa bastırıp parayı Kasaba hattını almıştır. Bunlar İzmir Avrupa’nın hammadde limanı olsun diyedir, İzmir sanayide alıp başını gitsin diye değil; Akdeniz kıyılarında, Ege’nin adalarında zeytinden yağ çıkaran istimli fabrikalar kursun diye değil…

İzmir’de sade Osmanlı ekâbirin değil, her milletin gözü vardır.

Masalda hakikat arayan, hakikatten hayal kuran, hayalde hayat bulan nafile nedir bilmez, günü doğurmaya inat eder, inadı yeni fikirlere sarılır, hayale yol olur.

Kaya kovuklarından başını uzatan masal; Yeni Zaman’ın bir vaktinde usta aklından, ırgat aklından, gerilen kayıştan, dönen kasnaktan, vira eden çarktan ve bilhassa şehre koşan yeni yeni fikirlerden beslenir olur…

masal dibi:
(1) Bahr-i Sefid: Akdeniz.
(2) Pontiyos: Pontuslu.
(3)Butzargatis: yun. Bucurgat. Bir manivela yardımıyla yük kaldıran araç, vinç.
(4) Kordelyo: Karşıyaka’nın Cumhuriyet öncesi adlarından.
(5) Rumi 1244: Miladi 1838.
(6) Sefine: Gemi.
(7) Hem atmos, hem kapnos, ke(kaı) anigo yelkeni: yun. Hem buhar, hem duman, hem de yelken açık.
(8) Karantina: Günümüzde adı Küçükyalı.
(9) Kaminada: yun. Baca.
(10) Astane: fars. Başşehir, İstanbul.
(11) Angliya: yun. İngiltere.
(12) Mikani: yun. Makine.
(13) Cezayir Han: İzmir, 855. Sokakta, bugün kamu binası.
(14) Rumi 1237: 1821.
(15) Bedesten Sandığı: Bedestenlerde genellikle dükkân kapandığında teslim edilip, sabah alınan kiralık kasa.
(16) Diana Hamamları: Bugün Halkapınar Metro İstasyonu ve civarındaki göl ve mesire alanı.
(17) Aya Triada: Günümüzde Turan.
(18) Palikari: yun. Genç, delikanlı.
(19) Ektes to vradi se st’oniro mu/ Pos ikes ta malakya sou pigmena sto lemo mu:
Ta Spaso Kupes, (Kırılan Kupalar) İzmir Şarkısı:
Dün gece seni düşümde gördüm/ Nasıl da hamamcı olup günaha girdim.
(20) Doğu Akdeniz.
orta foto: Silikciyan, İspecyan ve Kalfayan Halı İmalat ve Tic.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s