İzmir “muhtar”dır(1)

Anlamadım!

Peki, ““küstah otonomisi” (2) olan bir şehirdir denilse anlaşılır mı?

..?!

İzmir muhtar bir şehirdir!

Bu dört kelimelik tek cümle, Yeni Zaman’ın pek ileri vakitlerinin lisanıyla ifade edilirse, yani İzmir “özerk” bir şehirdir, denilirse şüphesiz anlaşılır, lâkin hak ettiği mânâyı bulur mu, meçhul…

Şaşıran haklıdır, inanılır gibi değildir çünkü bu topraklarda “özerklik” diye bir şeylerin yaşamış ve yaşanmış olmasına inanmak zordur.

Meşrutiyet’in çok evvelinden beri bu şehir, İstanbul’a muhtaç olmadan yaşar gelir; ihracatından da, ithalatından da “oktruva” dedikler bir gümrük vergisi alır, kendi yağıyla kavrulur gider.

Kazandığı harcadığının, ihracatı ithalatının iki katıdır. Kendine güvenir, haklıdır, “küstah” denilmesi ola ki bundandır.

Lâkin şehir kimin ne dediğine aldırmaz, Yeni Zaman’ın yeni vaktinde, Meşrutiyet yolunda; eşit haklı Osmanlı vatandaşları olmak yolunda yürür gider.

O yolda yürünmezse bilir ki, ne ticaret kalır, ne sanayi olur, ne de Akdeniz’in incisi, birincisi…

Sultan İzmir’e vali olarak atayacağı idareciyi büyük bir titizlikle seçer… Bu göreve genellikle çok dil bilen, liberal eğilimleriyle bilinen idareciler atanır. Valinin altında vilayetin bütün dini idarecilerinden oluşan bir idare heyeti bulunu(r). Metropolit, hahambaşı, Apostolik Ermeni episkoposu, ayrıca Katolik episkopos ve İzmir müftüsü de bu heyetin üyeleri(dir).” (3)

Dinleri zengin, dilleri zenginlerin şehridir İzmir.

Amerikalıların ülkelerinin her tarafında hissedilen yobazlıktan kaçmak için” geldikleri “bir Müslüman şehri…”dir (4). İzmir’in 1868’den beri belediyesi vardır… İstanbul’un hemen ardından kurulur şehirde belediye teşkilatı.

İzmir münevverleri Tanzimat’tan bu yana birlikte yaşama arzusunu ifade etmiştir,  şehir “Osmanlıcı”dır. Çok dinli, çok dilli şehir hayatının her milleti güzelleştirdiğini görür, bir güzelleşme yarışı içinde bulur kendini…

Zengin mahalleleri; Kordon, Kordelyo, Bornova, Buca Akdeniz’i geçer, dünyada ünlenir olur…

Zenginliktir, peşi sıra yoksulluğu sürükler getirir.

                                                                      *       *       *

Selanik ihtilalcileri “tek din, tek dil, tek kültür” demeye başlasa da, ortalıkta “İslâmcı”, kapalı kapılar ardında,  “Türkçü”dür.

Meşrutiyet ilânının üzerinden bir sene geçmeden, 31 Mart’ın ertesinde “Osmanlıcılık iflas etti” lâfları duyulur olur. İflas bayrağını çeken ihtilalci tüccarın o güne varasıya, “Osmanlıcılık” hayrına bir lâf ettiği, bir iş yaptığı vaki değildir.

Oysa Osmanlı memleketinde “hakim millet”dirler ve Müslüman millet olarak ezici çoğunlukturlar. “Osmanlı vatandaşlığı”, “Osmanlıcılık” anlayışını yerleştirmek bu çoğunluğun elindedir.

Lâkin Selanik ihtilalcileri bunu istemez, kırk millet toplamı İslâm millete “Türk” milletinden olduğu öğretilecektir… Tek millet oldukları belletilecektir!

İşin aslı, Yeni Zaman Osmanlı beylerinin, paşalarının işine gelmez. Yeni Zaman’da dünyaya açılan ticaret vardır, onlara uymaz. Yeni Zaman’da sanayi kumpanyaları vardır, onlara hiç uymaz.

Uymaz, çünkü İslâm olmayanlar, dünkü alt sınıflar; reaya, zimmi (5), “mahkûm millet”, ne derseniz deyin, işte onlar bu işlerde almış başını gitmektedir, “Dur!” demek icap eder.

Ben asırlardır at üstünde kafirlere kılıç sallayıp Osmanlı topraklarına toprak kattım, bu mülkü, bu zenginliği var ettim… Onlar ne bin atlı akınlarda var idiler, ne de at binip kılıç salladılar…”

Gel de tekrar etme tekerlemeyi:

Şalvarı şaltak Osmanlı

Eğeri kaltak Osmanlı.”(6)

Reaya”nın, “zimmi”lerin her ektiğine biçtiğine, her imal ettiğine ortaktır Osmanlı, lâkin onlar at binme, ne kılıç kuşanma hakkını zinhar vermez. Meşrutiyet vaktinde bile “askere alalım ama ellerine silah vermeyelim” demektedirler…

Hâl böyle iken insan utanır yahu “Onlar bin atlı akınlarda yoktu” demeye!

Lâf uzayıp gitmesin, Osmanlı ekâbirleri için işin özü şu:

Yahu bu kâfirler, ticaret ile, sanayi ile  zenginleştikçe; eşit haklar, adalet dedikçe başımıza belâ olur. Devletin dininin İslâm olduğu yazılı Kanunu Esasiye göre seçilen şu üç günlük Meclisi Mebusan’a dönün bir bakın, kâfir çıkmış konuşur, hem de benim lisanımı benden iyi konuşur, ağzı İslâm mebustan iyi lâf yapar, bu gidişin sonu yok!”

Doğrudur, Sultan Abdülhamit Meclis’te okunan açış konuşmasında dememiş midir ;

 “Tahta çıktığım zaman yürürlüğe koyduğum Anayasa’nın uygulama alanına konulmasında …gösterilen lüzum üzerine, Mebusu Mebusan geçici olarak tatil edilmiş iken padişahı olduğum memleketlerde eğitimin gelişmesi ile halk istenilen düzeye gelinceye kadar yürürlüğe konulan yasanın uygulanmasının ertelenmesi önerilmiş … Eğitimin gelişmesi sayesinde… tereddütsüz Anayasayı yeni baştan ilân eyledim ve seçimler yapılarak Meclisi Mebusan’ın toplantıya çağrılmasını buyurdum. .. ” (8( diye.

Osmanlı İslâm milleti Yeni Zaman sade ticarette, sanayide değil, eğitimde de geridir. Padişah bunu açıkça itiraf etmektedir.

Lâkin Meşrutiyet’in askıya alınmasında tek gerekçe eğitim değildir, İzmir’de ayan beyan görülen “zimmi”lerin zenginliğidir, İslâm olmayanların zenginliğidir… Asıl neden bu olsa gerektir, der Osmalı’nın oyunlarını bilenler…

Selanik ihtilalcilerinin bu derde buldukları çare Doktor Nazım’ın salon sohbetlerindeki sözlerinde yatar.(7)

Hele 31 Mart’tan sonra, Yıldız Saray’nı soyarak “mutlak iktidara” bir adım daha yaklaştıktan sonra salonlar dar gelmeye başlar, “Osmanlı vatandaşlığı”nın reddine gidilir, “Türkçülük” açıktan dillendirilir olur.

Elbette sade “Türkçülük” dillendirilmez, “Osmanlıcılık iflâs etti” propagandası ateşlenmez, dört koldan ”mutlak iktidar” için akla hayale sığmaz işlere girişirler.

Balkan Savaşları, toprak kayıpları, şehadet nutukları, gazilik payeleri bu propagandalar için müsait zemini hazırlar.

Lâkin o da kâr etmez. 1911 Senesi ara seçimleri de, 1908 seçimleri gibi Selanik ihtilalcileri, İttihat-Terakki Cemiyeti için tam bir hüsran olur, “Osmanlıcı” Hürriyet ve İtilaf Fırkası seçimi kazanır.

Bu kadarı da fazladır…

Selanik ihtilalcileri, Padişah Mehmed Reşad’ı zorlar, Meclis’i feshettirir, tekrar seçime gidilir. Bu seçimde ne olursa olacak, ne yapılırsa yapılacak, kazanan Selanik ihtilalcilerinin adayları olacaktır.

İşte bu seçimdir “Sopalı Seçim” diye anılan…

                                                                    *       *       *

Bu safhada “masal”a ihtiyaç yoktur, çünkü olanlar bitenler masalları aratacak gibi değildir.

Mektep defterlerinde “seçim” denir geçilir. Oysa seçim vardır, “seçim” vardır…

“Sopalı Seçim” 1912 Senesinin Ocak ayının sonunda başlar.

Bu seçimlerde sadece erkekler oy kullanır!

Bu seçimlerde sadece “vergi mükellefi” erkekler oy kullanır!

Bu seçimler “iki dereceli”dir!

Vergi mükellefi” erkek milleti “müntehibi evvel”, yani birinci derece seçmenidir ve “müntehibi sani”leri, yani ikinci derece seçmenlerini seçerler.

1908 Aydın Vilayet Salnamesi’ne göre seçimlere esas olan erkek nüfus; sade İzmir kazasında 98973, kazalarıyla beraber İzmir sancağında 290950’dir..

Nitekim İzmir kazasında 128 “ikinci seçmen” seçilir. Selanik ihtilalcilerinin, İttihat Terakki Cemiyeti’nin adaylarına seçmeye zorlanan, “sopayı yiyen” bunlardır…

Saray soygunundan sonra İstanbul’u mesken tutan “İhtilalci Terakkici” teşkilât, seçim başlamadan devlet kadrolarında önemli değişiklikleri Saray’a zorla yaptırır. Taraftarı olan ordu mensuplarını, memurları seçim çalışmaları için kullanır, onlar kanalıyla şiddet uygular, dolaplar çevirir.

Bu seçimde “Açık oy, gizli tasnif” usulü uygulanmış, ihtilalci zabitler seçime bizzat müdahale etmiş ve seçmenler, bilhassa ikinci derece seçmenler pek çok yerde İhtilalci İttihatçılar’ın şiddetine maruz kalmıştır.

Şair yüreğidir, hürriyetçi yüreğidir, meşrutiyet bekler iken gelen “ihtilalci şiddet”i o yürek kaldırmaz, kaldıramaz, rivayet o dur ki, güzel insan, Şair Eşref bu dünyaya veda etmeden şu dörtlüğü döktürür:

Devr-i istibdadda söz söylemek memnu idi.

Söyler isen ağlatırlardı ananı.

Şimdi devr-i hürriyetteyiz, kaide değişti.

Önce söyletirler, sonra ağlatırlar ananı.(8)

                                                                  *       *       *

Eşref’in yüreğine indiren şiddet dolu seçimler sonucunda, “İhtilal Terakki Cemiyeti”(kısaca İT) Meclis-i Mebusan’ı da fetheder! 270 sandalyenin 264’ünü şiddet uygulayıp “gasp “eder.

Bütün Osmanlı milletleri seçim sonuçlarını gayrimeşru ilan eder; ordu içinde “nHalâskâr Zâbitân” adıyla, İTC iktidarına son vermeyi hedefleyen bir teşkilat çıkar ve tarih 16 Temmuz 1912 olmalı, Halâskâr Zâbitân grubunun muhtırası üzerine Sait Paşa başkanlığındaki İT kabinesi istifa etmek zorunda kalır. Şubat 1912’de sonuçlanmış olan “Sopalı Seçim” iptal edilir, 5 Ağustos’ta meclis feshedilir. Ve yine “meşrutiyetçi” Kâmil Paşa, yani “İngiliz Kâmil”  hükumeti kurar.

Alman hocaların tezgâhından geçenler, beğenmediklerine bu “İngiliz” sıfatını takmayı pek severler.

Hiç şaşmaz, şiddet tarafları için savaş can simididir.  

Ekim 1912’de çıkan Balkan Savaşı ile şiddetli bir milliyetçilik kampanyası başlatılır, “İhtilalci Cemiyet”, mutlak iktidar için “vakit tamam” der, 23 Ocak 1913 tarihinde Enver Bey başlarında, bir gurup silahlı ihtilalci eşkiya Bâb-ı Âli’yi basar…

Resmi defterlerde bu bir “kahramanlık” hikâyesi gibi anlatılır. Eşkiyalığın adı “Babı Ali Baskını” olur, “Baskın basanındır” sözü dillerde destan olur, eşkıyalar “kahraman” olur!

Baskında, Harbiye Nazırı Nâzım Paşa “İhtilalci İttihat”ın cinayetine kurban gider. Sadrazam meşrutiyetçi Kâmil Paşa’nın kafasına silah dayarlar, istifaya zorlanır.

Selanik ihtilalcileri, İT, iktidar iplerini bu cinayetten sonra eline alır, lâkin yine kendi hükümetini kuramaz ve Mahmut Şevket Paşa sadrazamlığa getirilir.

Lâkin, Mahmut Şevket Paşa bu yaşananlardan sonra, artık bildikleri paşa değildir. Meclis’te, zabitlerin siyasetle uğraşmalarını yasaklayan kanunun görüşülmesi sırasında şöyle bir konuşma yapar:

Osmanlı Ordusunu daldığı şu siyâset âleminden kurtarmak lâzım idi…

Meşrutiyetimizin ilânının üçüncü günü bunu anladım…

Eyvah, nereye gidiyoruz diyordum. Fakat o vakit o zabitlere seslenerek, “Arkadaşlar, biz böyle nereye gidiyoruz?” demek, acaba benim için mümkün müydü?..

O vakit bir çâre düşündüm. Osmanlı Ordusunun bir muhteremi hocası var idi ki, o da Müşir Goltz Paşa Hazretleridir.

“Orduda kıymetli bir yeriniz var; rica ederim, gazetelere yazılar yazınız, Osmanlı zabitlerini uyarınız, size kimse bir şey diyemez, size mürteci diyemezler” dedim…

Askerlere, “Devlet, memleketi satıyor, başımızın çaresini dağlarda arayalım, oraya kaçalım, oraya iltica edelim, orada kendimizi müdafaa edelim demişler…” Böyle bir adama lanet olsun!.. “(9)

Lanet okudukları İT zabitleridir, Enver’dir, Resneli Niyazi gibilerdir.

Resneli Niyazi, Balkan Savaşı’nda sonra 17 Nisan 1913’te Arnavutluk’un Avlonya limanında İstanbul’a gitmek üzereyken İttihat ve Terakkî’nin ona muhafızlık edip korumalık yapmakla görevlendirdiği kişi tarafından vurulur.

İhtilal” nihayet “inkılâb” olmuştur. Öyle ya,İT’in zihniyetine göre, “inkılâb” için “ihtilalci”lerin birbirini vurması, ezmesi elzemdir!

İnkılâp” cinayetleri başlamıştır bir kere, yol açılmıştır; 11 Haziran 1913 tarihinde Mahmut Şevket Paşa bir suikast ile öldürülür…

Selanik İttihat ve Terakki Cemiyeti nihayet “inkılâb” muradına ermiştir, lâkin, henüz “kerevet”ine çıkamamıştır.

Bâb-ı Âli Baskını’ndan sonra, Balkan devletlerinin birbiriyle kapışmasını fırsat bilen Enver, 22 Temmuz 1913 olmalı, Edirne’yi geri alır ve “Edirne Fatihi Enver Bey” olur. Kim tutabilir artık Enver’i?

Edirne milletleri, rivayet odur ki, “Enver geleceğine Bulgar gelsin” diyesiymiş!.. Niye ki?!

Selanik ihtilalcileri seçim mağlubiyetlerinden “akıllanmış” gibidir, sadece “gizli cemiyet” olmak bir yere kadardır, “fırka gibi” de olmak lâzımdır!

Gizli” İttihat ve Terakki Cemiyeti 1913 senesinin Eylül ayında toplanır ve İT’in “tamamıyla” fırkaya tahvili kararını alır!

Fırka’nın başına Said Halim Paşa oturtulur ve “meşruti tek parti!” istibdat hükümeti kurulur, onun da başına Sait Halim Paşa oturtulur.

18 Aralık 1913’te albaylığa terfi ettirilen Enver Bey, bir ayı dolmadan, 5 Ocak 1914’te general yapılır ve harbiye nazırı olur. Allah’ın” Yürü ya kulum” buyruğundaki o kul “Enver Paşa” olsa gerektir!

İhtilalci-darbeci”ye bahtı gülmeye görsün, iki ay sonrasında hayırlı bir kısmet çıkar ve Sultan Reşat’ın yeğeni Emine Naciye Sultan ile evlenir, soyduğu saraya damat olur, o günlerin ağzıyla  “Damad-ı Şehriyari” olur (5 Mart 1914).

Enver hem erer muradına, hem oturur saltanatın kerevetine…

Masal dibi:

  1. Muhtar: ar. Özerk.
  2. Otonomi: (ing. autonomy) Özerk.
  3. Herve Georgelin, Smyrna’nın Sonu, s.192-193, Bir Zamanlar Yayıncılık, 2008.
  4. age. s.194
  5. Reaya: Hakim milletin emri altındaki gayrı müslimler; Zimmi: İslâm idaresi altında yaşaması kabul edilmiş gayrı müslimler.
  6. bkz. masal 6
  7. bkz. masal 7
  8. İstibdat devrinde söz söylemek yasaktı

Söyler isen ananı ağlatırlardı.

Şimdi hürriyet devrindeyiz kural değişti.

Önce söyletirler, sonra ağlatırlar ananı

  • Meclisi Mebusan Zabıt Ceridesi Yirmi üçüncü İnikad 18 Haziran 1328 (1912)

masal 28: HÜRRİYET DEVRİDİR ŞİMDİ!” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s