“Büyük Yangın” ile İzmir bütün Hıristiyan İzmirlilerden “kurtulmuş!” olur;  İzmir’i İzmir yapan işçi sınıfından, İzmir’i İzmir yapan ince sanatların hünerli ellerinden, ticaret ve sanayi burjuvazisinden kurtulmuş (!) olur…

“Kurtuluş Yangın”ı; çok dilli, çok dinli yakın arkadaşları öldürmüş, arkadaşlıkları soldurmuş, kurutmuş, yok etmiştir. Neden?

Onlar Hristiyan’dır, onlar Türk değildir, onlardan “kurtuluş farz”dır, onlardan “kurtuluş istiklâle kavuşmak”tır…

İZMİR YANGINI ve DANTE’nin CEHENNEMİ…

 “Ey şair; ey sazının hürriyet ve intikam sesleriyle dünyanın haksızlıklarını, fenalıklarını telin eden büyük muganni…”

1 Kasım 1922’de Ahenk gazetesinde iki sayfa sekiz sütun üstüne uzun çıkan başyazı böyle başlar, “Dante’ye” başlığını ve Mehmet Şevki imzasını taşır.

Aynı başyazı, 14 Mayıs 1338’de (1922) de yayınlanmıştır ve altı ayın ardından tekrar yayınlanmaktadır. Niye?

İlk başyazıda; biten savaşa, acıları yaşatanlara, Dante’nin “İlahi Komedya”daki cehennem tasvirlerinde gezerek lanetler okunur…

Milyondan fazla Osmanlı vatandaşının cephelerde, milyondan fazla Osmanlı vatandaşının da sürgün yollarında ve çöl çadırlarında ölümüne neden olanlaradır onca lanet…

Şimdi nerededir o savaş baronları, iktidar hastaları, altın ve sefa düşkünleri?..

14 Mayıs’tan bir gün sonra İzmir’e Yunan kuvvetleri çıkacaktır, bunun sözü geçmez yazıda.

Peki, Kasım 1922’de tekrar yayınlandığında, 1919’daki çerçeveyle sınırlı okunabilir mi “Dante’ye”?

13-18 Eylül 1922’de dünyadaki adıyla “Büyük İzmir Yangını” yaşanmıştır şehirde.

Niye büyük?

Şehrimiz İstatistik Müdüriyeti’nce elde edilen malumata göre İzmir’de mevcut 42.945 haneden hariki hasıl (yangın) esnasında 14.004 hane muhterik (yanmış) olarak 28.941 hane elyevm (halen) mevcut olan(dır) dükkân ve mağaza miktarı da 9.696 adettir. Bunların 6.410 adedi İslamlara, 1648’i Rumlara ve mütebakisi Musevilerle ecnebilere aittir.”(1)

Yangının zararı sadece mala değildir, çok cana mal olur. “Cana geleceğine mala gelsin” denir ama, bu yangın şehri de, şehrin kadim canlarını da yok eder!

“Büyük Yangın” ile İzmir bütün Hıristiyan İzmirlilerden “kurtulmuş!” olur;  İzmir’i İzmir yapan işçi sınıfından, İzmir’i İzmir yapan ince sanatların hünerli ellerinden, ticaret ve sanayi burjuvazisinden kurtulmuş (!) olur… Onlar Hristiyan’dır, çoluk-çocuk Hristiyanlardan kurtulmak “farz”dır ve İzmir’e verilen en büyük zarar budur.

Farz”dır, çünkü 23 Nisan 1920’de Ankara’da Meclis açılmadan, Müftü Börekçizade Rıfat Efendi’den alınan fetvaya göre,  İzmirli Hıristiyan vatandaşlar Yunan kuvvetleriyle “El ele vererek İslâmları toptan yok etmeye, mallarını yağmalamaya ve kadınlarına tecavüze, Müslüman halkın bütün kutsal inançlarına hakarete kalkışmışlardır …”

Fetva şarttır, fetvasız savaşa kalkılmaz! “Kurtuluş Savaşı” (ya da İstiklâl Harbi), çoluk-çocuk bütün İzmirli Hristiyanları “düşman” ilân eden böyle bir fetvaya dayanır, ordu komutanı ve vali Ferik Nurettin Paşa imzalı “sıkıyönetim bildirisi”nde bunun gereği yerine getirilir:

“Gerek İzmirli ve gerekse memleket içlerinden gelmiş olan Rum ve Ermeni ailelerin Türkiye dışına gitmeleri hakkındaki izin 30 Eylül 1922 akşamına kadar geçerlidir. 30 Eylül akşamından sonra toplumun huzur ve sükûnunu ve askeri güvenliği (sağlamak için) kalacak olanların savaş bölgesi dışına yollanacakları ”(2) duyurulur..

18-45 yaş arası Hristiyan erkeklerin esir kamplarına yollanacaktır; İç Ege’den İzmir’e sürülenlerle birlikte İzmirli çocuk, kadın, yaşlı Hıristiyan vatandaşlara yurtlarını terk etmeleri emredilir.

Ege içlerinden sürülenler 9 Eylül’den önce gelmeye başlamıştır: “Mehtap güzel, fakat İzmirlilere korku veriyor” başlıklı bir haberde İstanbul’un Akşam gazetesi, 9 Eylül günü bir İtalyan muhabirine dayanarak İzmir’deki durumu şöyle aktarır:

“Her saat geçtikçe şehre gelen mülteci ve firariler her tarafı dolduruyor…”(3)

Pier’den Bella Vista’ya (4) sahil hınca hınç insanla dolar. Onları götürecek gemi yoktur. Körfez’de demirli İngiliz, Fransız ve Amerikan savaş gemileri yerinden kıpırdamaz.

13 Eylül öğle saatlerinde Basmane’den, Ermeni mahallesinden yangın başlar. O günlerde ve ondan sonraki uzun yıllarda Büyük Millet Meclisi gizli ve açık oturumlarında “İzmir Yangını” gündeme alınmaz, sözü bile geçmez.

İzmir’in Türkçe gazetelerinde yangınından söz eden yazılara rastlanmaz. En erken verilen haberlerden biri, yangının başlamasından üç gün sonra yine Ankara yanlısı İttihatçı Akşam gazetesindedir:

İzmir yangınının etfa edildiği (söndürüldüğü) bugün gelen mevsuk malumattan (sağlam bilgilerden) anlaşılmıştır.  Şehrin yalnız Hıristiyan ve Frenk mahallelerinin yandığı hakkındaki haberler doğru değildir.  İslâm mahallatı (mahalleri) da bu felaketten müteessir olmuştur. Yalnız rüzgârın muhalif istikametten vezzan etmesi (ters yönden esmesi) İslam mahallatını daha ziyade vikaye etmiştir (korumuştur).”(5)

“Dante’ye” yazarı Mehmet Şevki Bey de söz etmez yangından, sıkıyönetim koşullarında istese de söz edemez. Belki de bu yüzdendir yangından bir buçuk ay sonra, eski tarihini de not düşerek “Dante’ye” seslenişini bir kez daha yayınlaması.  

İzmir Yangını’nı “cehennem” metaforuyla hafızalarda yer ettirebileceğini düşünmüştür belki de.

Yazar,  Dante’nin cehennemlerinde gezmekte bulmuştur suskunluğu yırtacak çareyi…

Dante’nin Cehennem’i, her biri ayrı bir günahı işleyenlerin azap çektiği dokuz katlı bir çukurdur, inildikçe suç ve ceza ağırlaşır ve her şeyin merkezinde olan “İblis”tir.

Mehmet Şevki Cehennem’in sadece sekiz katına değinir. Birinci kat Hıristiyanlık’tan önce doğup vaftizden yoksun kalmış ruhlara ait olduğu için, bir İslâm olarak bunu cehennemlik bir günah olarak görmüyor olmalıdır.

13 Eylül ve izleyen günlerde her geçen saat artan sayılarda insanlar alevlerle dalgalar arasına sıkışır, Liman ve Kordon mahşer yeri gibidir. Mehmet Şevki Dante’ye bu mecburi “toplanma yeri”ni anlatır.

Aşağıdaki satırlar, Dante üzerinden yapılan bir “İzmir Cehennemi” hayali yolculuğudur:

“Sen mezarının kapılarına gelen, sana dünyanın dert ve acılarını getiren fanilerin seslerini duyansın. Beş yüz yıldan beri kim bilir kaç kere gözlerinin kapaklarında hayatın güneşini, havanın kanadını hissetmek istemişsindir? Kim bilir kaç kere cehennemin kapılarından getirdiğin ateşle dünyanın zalimlerinin başlarına yıldırımlar indirmek için mezarının mermer kapaklarını üstünden atmaya kalkışmışsındır?”

Bu paragraftaki ifadelere göre yazarın yangın günlerinde tanık oldukları; sokak aralarında, evlerde, Liman ve Kordon’da yaşananlar Dante’yi mezarından uğratacak sahneler olmalıdır.

“Benim Muhammed’imin cehennemine inanmayan haris ve mütekebbirlere (kibirlilere) rabbin gazabını, adalet ve intikamını duyurtmak için sana geliyorum; ben de, sana yaşadığım mücrim (suçlu) asırların, katil cemiyetin cinayetlerini getiriyorum; bir kan ve ateş diyarının kemiklerini, kollarını getiriyorum; beddualarını, lanetlerini getiriyorum.”

Katil cemiyetin cinayetleri” nedir. Bütün bir toplum cinayet işlemekle mi suçlanıyor? Hayır, eski yazıda “majiskül” harf yoktur, burada kast edilen İttihat ve Terakki Cemiyeti’dir sanki. Ya da ben böyle “hayal” ediyorum. Meşrutiyet’ten beri bu katiller ordusuna kısaca “Cemiyet” denir. Ankara, geçmişi “savaş ve soykırım” suçu ile yüklü o “Cemiyet” ile ilişkisi olmadığını göstermelidir dünyaya, geçmişe dair kimi küçük eleştirilere bu yüzden müsamaha edilebilir.

Muhammed’in cennetine inanmayan kimdir? Hıristiyan zaten İsa’ya inanır. Hem İslâm görünüp, hem de Muhammed’in cennetine inanmayan cehennemlikleredir bu sesleniş.

“Dante, Dante! Benim de sesimi işit!.. Dante; şimdiye kadar Garb’ın yolcularını bekledin; bugün de Şark’tan gelen bir yolcuyu, beni dinle. Bil ki Şark’ın Garp’tan ziyade elem hikayeleri, felaket destanları vardır; o daha ziyade dinlenmeye muhtaçtır…”

Şark, Doğu’dur. Anatolia’dır. Şark Anadolu’dur, Anadolu’nun dünyaya açılan kapısıdır, İzmir’dir.

“…Garp ruhunun demirlerini de kırmaya başladı; fakat Şark’ın hâlâ kollarına yeni zincirler dökülüyor. Bak, Garb’ın’dudaklarında ümidin, aşkın, rüyanın, hayatın türküsü; fakat Şark’ın boğazında yeisin (ümitsizliğin), elemin feryadı, zulmün, kahrın iniltisi ve ölümün hırıltısı. Bak, Garp Hıristiyan olduğu için okşayıcı, kurtarıcı ellerin arasında; fakat Şark kilisenin dışarısında bulunduğu için kendisine uzanan eller daima birer yumruk!..”

Evet, Şark İslâm’ı, Ortodoks ve diğer inançları ile, türlü dilleri ile Batı’nın dışındadır.

Yazar “dinden çıkmış” biri değildir. Uzun yazısında yer yer Muhammet ümmetinin de bu uzun savaşlardan çektiklerine ayrı yer verir ve Dante’ye “Suları Tutuşan İzmir”i haykırır:

“…Ve bunun içindir ki ey Dante, ben de sana geldim; mezarından çık, benim memleketime de gel; ben de sana Şark’ın ilahi bir tepesinden yeni bir dünya göstereceğim. Evet, yeni bir dünya! Her yerden çok mabetleri boşalan, mezarları dolan, velveleli (şamatalı) beldeleri susan, ıssız sahraları haykıran bir dünya! İnsanları ölen, canavarları yaşayan, ateşleri soğuyan, suları tutuşan bir dünya! Fecrleri (şafakları) ağlayan, baharları inleyen, akşamları gülen, hazanları türkü söyleyen bir dünya!”

Aya Fotini, Ay Yorgi, Surp Istepanos ve daha nice kiliselerinde akşam duaları duyulmaz artık, hepsi yanmış, hepsi yıkılmıştır. Dante ne yanıt vermiştir ki yukarıdaki sözlere, derhal itiraz gelir:

“Roma ve Neron öyle mi? Hayır Dante, bu günahkârın ateşe verdiği ilahi belde benim memleketimin yanında, Mesih’in tasviri önünde dindar ellerle yakılmış bir kandildir. ..”

Neron’un tutuşturduğu Roma, İzmir’in yanında “dindar eller”in yaktığı kandildir, o kadar!

 “Bak, benim ruhum da ifritlerin ellerinde solan dağ silsilelerimin hazanlarıyla kurudu; bir cehennem deresi oldum; ben de pınarsız, yeşilliksiz kaldım, Dante!..”

Mehmet Şevki, çok dilli İzmir’de çok dinden arkadaş edinmiş olmalı…

Metropolit Hrisostomos ile birlikte Nurettin Paşa’yı ziyaretten çıktıktan sonra linç edilen gazeteci ve hukukçu Çürükçüoğlu Nikolaki’nin Ahenk’te de yazıları çıkmıştır zaman zaman.  “Kurtuluş” yangını yakın arkadaşları öldürmüş, arkadaşlıkları soldurmuş, kurutmuş, yok etmiştir.

“… Sen de bu elem ve matem diyarında bir parça dolaşacak olursan, şüphe etmiyorum, gözlerin onun uçurum kalbine bakamayacak; parmakların onun aç dullarını, çıplak çocuklarını, hasta ihtiyarlarını, alil (hasta) delikanlılarını sayamayacak;.. ve dilin onun dertlerini, acılarını, feryatlarını, iniltilerini söyleyemeyecek…”

Osmanlı ordusunda askeri doktor olan Garabet Haçeryan da bakamayacak artık Müslim-Gayrımüslim ayrımı yapmadan baktığı her yaştan hastalarına… Avlu içindeki Ermeni Hastanesi ve Rum Hastanesi de kül ve moloz yığınıdır şimdi.

İlahi Komedya’da söylenen her acı şey, şiir dilinin en güzeliyle söylenmiştir, öyle bilinir. Dante yangın günlerinde gelse ve görse İzmir’de “cehennem”i dili tutulur, şiiri kurur…

“Ah Dante, dünya yine senin bıraktığın gibi; o yine nasırlı elleriyle hırsın, kinin kılıcını kullananların pençeleri içinde; yine zulmün, gururun demir ayaklarıyla yürüyenlerin ökçeleri altında!..”

Ortaçağ’ın alacakaranlığı aydınlanmadı Dante! Aydınlanma, ilk ışık hüzmeleriyle “hırsın ve kinin kılıcı”nın çizmeleri altında hâlâ!

“… Sen ki avuçları altınların ağırlığıyla yorgun bir papazın, tırnakları boğduğu insanların kanlarıyla kırmızı bir katilin günahlarıyla dünyanın ezilip yassıldığını hissetmiştin; ya benim katil asrımın, katil cemiyetimin mücrimlerine, günahkârlarına ne diyeceksin? Bunlar için “Cehennem”inin hangi ateşli beyitlerini, hangi ateşli sayfalarını okuyacaksın?”

Benim katil cemiyetim(!)”in “günah”ları için okuyacağın dizelerin var mı?

İzmir’de yaşanan acıları, işlenen günahları anlatmaya yeter mi İlahi Komedya, ey Dante!

“Gece ile korku ve dehşetin kavga ettiği, sırtlanların sıçradığı bir yerde, ölümün yeraltı mahzen ve mağaralarına benzeyen karanlık bir yolda idi ki, ey ilahi yolcu,.. layemut (ölümsüz) şairi gördün; adımlarını takip ederek aradığın bir yere, Hak’ın ve hakikatin saltanat sürdüğü bir diyara geldin; kendini korkunç ve esrarlı bir büyük kapının önünde buldun. Bu… : “Ümidi, korkuyu bırak; öyle gir!” sesleri gelen Rabbin adalet kapısıydı…”

Gece, alevler ve deli dalgalar…  Kordon’a aç sefil yığılmış “cehennem”in kapısındaki günahsız korkunç kalabalık; Osmanlı vatandaşı Hristiyan yaşlılar, kadınlar ve çocuklar…

“Sen bize o günahkârları naklettin ki bunlar birbirlerine karşı yabancı ve anlaşılmaz dillerle, kudurmuş gibi uluyan çılgın seslerle bağırırlarmış; kendilerini doğuran ninelere, besleyen topraklara, terbiye ve ıslah etmeyen insanlara, iğfal ve teşvik eden ihtiraslara beddualar ederlermiş; bütün dünyalara, bütün asırlara, bütün nesillere, bütün nesillerin nesillerine lanetler yağdırırlarmış ve senin cehennemin duvarlarını, göklerini feryat ve figanlarla doldururlarmış.”

“Söyle, bana haber ver ey Dante, ey ilahi şair ki bunlar da benim memleketime ateş ve demir getirenler gibi ayaklarının bastığı yerlerde harabeler, kuvvetten başka hak, hileden başka siyaset, zulümden başka kanun, tahakkümden (zorbalıktan) başka saltanat tanımazlar mı imişler?.. “

İzmir “kurtulmuş”tur! İzmir’de güç sahipleri kimlerdir? Yangın başladığında Yunan Yüksek Komiseri Stergiadis İzmir’i terk edeli bir hafta olmuştur…

“Dante, Dante! Mezarından çık! Benim memleketime de gel! Sen burada benim de yalnız surları, hisarları değil, mabetleri, türbeleri de tutuşturulan; yalnız dirilerin etleri değil ölülerinin kemikleri de yakılan beldelerime bak!.. Ondan sonra ey aziz şair; ey sazının hürriyet ve adalet sesleriyle haksızlıkları, fenalıkları telin eden büyük muganni; ey dehasının kıvılcımlı yıldızı esrarın kara gölgelerini delen semanın çocuğu! Ey demir asasıyla cehennem yollarında dolaşan ilahi yolcu! Evet ondan sonra, bana Muhammed’imin cehennemine inanmayanlara o tunç sesinle haykır, o layemut dilinle söyle, haber ver o şerir (kötülük eden) ve caniler de bu kadar büyük cürüm işlemişler midir?..”

Dante’nin “cehennemlik”leri, başyazarın şehrine edilen kötülükten daha büyüğünü yapmış olamazlar. Muhammed’in cehennemine inanır görünüp de inanmayanların Osmanlı vatandaşlarına ve İzmir’e yaptıkları hiçbir kötülükle kıyaslanamaz Dante’nin cehenneminde olanlar.

Allahaısmarladık yurdundan edilen İzmirliler ile yok olup giden “Güzel İzmir!” Neredeyse yüz yıl geçti aradan, senin küllerinden bir “Güzel İzmir” daha doğmadı.

(not: Bu yazı, tam metin olarak Agos gazetesinde “Dante ve Suları Tutuşan Şhir” başlığıyla Eylül 2018’de yayınlanmıştır.)

1-         Ahenk, “Vilayet Haberleri” 30 Mart 1923, s.3

2-         Ahenk, “18 Eylül 1922  tarih ve 5 numaralı örfi idare beyannamesi, s.1

3-         Akşam, 9 Eylül 1922, s.1

4-         Günümüzde Gümrük’ten, Gündoğdu’ya.

5-         Akşam, 9 Eylül 1922, s.1

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s