Yüzleşme Yazıları

“Smyrna’da Müslümanlar müzik dinlemek ve camilerdeki yakarışlarına ek olarak Tanrı’dan korunma temin edebilmek için kiliselere girer, hatta mum yakarlardı…”[1]

                                                   **       **       **

Yapma be sevgili Maalouf, bu kadar da ileri gitme! “Dinime küfreden bari Müslüman olsa!” dedirtme birilerine… 

Müslüman olan hiç kilise kapısından girer mi?                                          

Hani önceki mektuplarından birinde “Azınlıklar, çoğunlukla tozlayıcıdır (polen taşıyıcı)… çiçek özü toplarlar… Ne kadar faydalı olduklarının farkına ancak yok olduklarında varılır” diye yazmıştın ya, bu sözlerin bütün “azınlık” dinler için geçerlidir.

İşte, geçmişinde şehrim İzmir, o “azınlık” dinlerin mabetlerine saygıyı bir arada yaşayarak öğrenme yoluna girmiş şehirlerden biridir… Senin Beyrut ve İskenderiye’nin geçmişi gibi…

                                                     **       **       **

Çok dinli toplumların geçmişi gösterir ki, dindarlar “güzellikte” birbiriyle yarışır, yarıştıkça ayaklar toprağa basar, insan ilişkileri renklenir…

Başka dinlere inananlara karşı “nefret” söylemi azalır, daha da önemlisi “din savaşı”na kalkışanlar; “haçlı seferi”ne çıkılsın diyenler veya “cihad”a çağıranlar kuvvet bulamaz…

Eski İzmir’de her millet birbirinden bir şeyler alıp verir; Meslâ Hristiyanlar, Müslümanlar, Yahudiler kutsal bildikleri mekânlarda mum yakar…

Hristiyanlar kilise girişinde yakar, Yahudiler evlerde, havralarda yakar.

İslâm millet yatır türbelerinin “lokmalı şebeke”leri[2] önüne yerleştirdiği mumları yakar, duası kabul olunsun, “tuttuğu dilek” yerine gelsin diye bir de çaput bağlar …

Üstelik İslâm milletin kırk ibadet yolunun kırk ayrı yatırı varsa, her yolun yolcusu hangi yoldan gittiğine bakmadan her yatıra mum yakar, çaput bağlar, hayır duaları eder.

Lâf aramızda, bağlanan çaputlar havanın kiri, mumun isi ile kara-kirli bir hâl alır ya, neyse…

Kim kimden almıştır, kim kime vermiştir mum yakma geleneğini hiç önemli değildir, önemli olan mumun ışığıdır, hepsinin mumun ışığında mırıldandıkları güzel dilekleridir.

Benim memleketimde, sevgili Maalouf, Cumhuriyet ile “laik” olup, Cumhuriyet ile “Diyanet İşleri Teşkilatı” kurup, “Tek İslâm Düzeni”ne geçildikten sonradır ki, İzmir İslâm milletinin yatır türbelerinde “mum yakma” geleneği önce “ayıplanır, şimdilerde ise “günah” sayılır oldu.

                                                       **       **       **

1922 Öncesinde çok dinli İzmir’de her dinden din adamlarının gerektiğinde toplanan bir meclisi vardır. Bu meclis son genişletilmiş toplantısını, “kurtuluş”tan iki gün önce, 7 Eylül günü yapar ve aşağıdaki ortak bildiriyi yayınlar:

“Dün evamir müftüsü Rahmetullah, hakim Sabri efendiler ile Türkçe matbuat erkânı (basın ileri gelenleri) ve şehrimiz İslamı şerif ve muteberanından (sözü geçenlerden) bazı zevat (kişiler) ile Rum Metropoliti Hrisostomos Dimozaki  Solomonidi efendiler,  Ermeni mümessili  ve zevatı saire  Beyler Sokağı’nda Mahkeme-i Şeriye dairesinde bir içtima akdederken (toplantı yaparken) muhtemel bir tehlikenin önünü almak için  tedabiri lazımeye tevessül) etmek (gereken önlemleri almak) üzere müzakeratta (görüşmelerde) bulunmuşlardır. Bu içtimada hiçbir karar ittihaz edilemediğinden aynı heyet bugün (Çarşamba) sabahleyin saat dokuzda yine inikad ederek (toplanarak) müzakeratta bulunacaktır.”[3]

Yani İzmir’in müftüsü ve diğer İslâm ileri gelenleri; Börekçizade Rıfat Efendi’nin Ankara fetvasında yer aldığı gibi İzmir’de bütün Hristiyanlarını, “İslamları toptan yok etmeye, mallarını yağmalamaya ve kadınlarına tecavüze, Müslüman halkın bütün kutsal inançlarına hakarete…”  kalkışmış insanlar olarak görmez, tersine, bir araya gelir İzmir’in hayrına görüşür!

Bu hakikat orta yerde duruyorken “milli tarihçiler” bir yalana sarılır: Hrisostomos Ortodoksların ruhani lideri olarak karaya çıkan Yunan askerlerine hitaben aşağıdaki sözleri sarf etmiştir:

 “Asker evlatlarım, Elen çocukları, bugün ata topraklarını yeniden fethetmekle İsa’nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz. Bu uğurda ne kadar Türk kanı döküp içerseniz o kadar sevaba girmiş olacaksınız…”

Milli yalandır! Yüz yılın en belli başlı “nefret algısı” operasyonudur!

Hrisostomos sadece 14 Mayıs günü dinî törende şu bildiriyi okumuştur:

Kardeşlerim! Bugün sizleri muhteşem ve ilahi bir merasime davet ettik. Bu öyle bir merasimdir ki, milletler uzun asırlar boyunca bir kez gerçekleştirme şansına sahiptir. Huşû ve tazimle eğiliniz. Allah korkusuyla ve başları dik durunuz. Allah büyüktür ve doğruluğu tartışılmazdır. Emirlerine sadece ruhlarınızı eğiniz. Kardeşler, beklenen an gelmiştir! Asırlık arzular yerine getirilmektedir. Olağanüstü yıllar yaklaşmıştır. Milletimizin büyük umudu, anamız Yunanistan ile birleşmek yolunda bağrımızı kızgın demir misali yakan ve kavuran o şiddetli, derin ve sıcak arzumuz, işte bugün tarihî ve minnetle anılması gereken 14 Mayıs günü gerçekleşiyor. Mayısın 14’ü olan bugünden itibaren; birleşik, şanlı, ölümsüz, büyük vatanımız Yunanistan’ın ayrılmaz bir parçasını oluşturuyoruz. Yunan tümenlerinin Küçük Asya sahillerine çıkarması başlamıştır. İzmir’in dıştaki kalesi Yunan kıtaları tarafından işgal edilmiştir! Kurtarıcılarımız yarın şehre gelecektir. Yaşasın milletimiz!”[4]

Hrisostomos Yunan ordusuyla beraber İzmir’den “kaçmaz!” Ortalıkta “Türk kanı içmek”ten bahseden adam niye durup beklesin ki!?

Durup beklemez de; Ermeni, Yahudi, Katolik millet temsilcileriyle birlikte valilik koltuğuna oturan Nurettin Paşa’ya hoş geldin ziyaretine gitmek ister. Paşa bu toplu gayrı müslim heyeti kabul etmez, ama akşamüstü Hrisostomos’u güvenlik güçleri marifetiyle tek başına Hükümet Konağı’na getirtir.

Kilise yönetiminden avukat ve tanınmış gazeteci Çürükçüoğlu Nikolaki ile tüccardan Kılimanoğlu, metropoliti yalnız bırakmak istemezler, yanında giderler.

Nurettin Paşa “hakaret” faslından sonra metropoliti Hrisostomos’u emrindeki “başıbozuk” takımına teslim eder.

Yüz yıllık bir gelenektir “pis işler”de başıbozuk kullanmak, “resmen” pis işlere karışılmaz!

Hrisostomos sokak ortasında yapılan işkencelerle, Kestelli Yokuşu’nda can verir. Cinayetin failleri “meçhul”dür.

Yüz yıllık bir gelenektir “faili meçhul işler” tezgâhlamak!

Her dinden Osmanlı vatandaşları için gazetelerdeki yazılarında birlikte yaşamayı savunan Çürükçüoğlu Nikolaki ve tüccar Kılimanoğlu da “faili meçhul” kurbanlardır.

                                                      **       **       **

Fethettiği yerlerde “adalet” dağıttığı iddia edilen Müslüman Osmanlı, son fethettiği yer olan İzmir’de “adalet”i unutur!

Yoksa İzmir’e girenlerOsmanlı değil midir?

                                                     **       **       **

İzmir’de her dinin mabet ve türbelerinde sadece mum yanmaz, Hrisostomos “linç” ile öldürüldükten bir hafta sonra kilisesi (Aya Fotini) de “yanar”!

Ama “çan kulesi”ni, sanki Allah yangından korumuştur, lâkin onu da “”çan sesinden nefret eden kullar yangın ertesinde yıkar!


[1] Philip Mansel, “LEVANT, Akdeniz’de İhtişam ve Felaketler” s.34, Everest Yayınları, 2011

[2] Demir parmaklıkları.

[3] Islahat , 7 Eylül 1922, s.1

[4]  Tarih ve Toplum, Haziran 1996

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s