Yüzleşme Yazıları

“Osmanlı İmparatorluğu savaşın dehşetinden etkilenmeye başlamışken, Smyrna bir barış adası olmaya devam etmekteydi…”[1]

Meselâ şehrim yanıp yıkılmadan altı ay önce “barış” ihtimali doğduğundan, yani “felaketten kaçınabilme” imkân ve ihtimalinden söz etmiştim, hatırlarsın sevgili Amin.

Kaydetmem gereken bunun kadar önemli bir nokta daha var: “İzmir’in özerkliği.”

                                                     **       **       **

Philip Mansel’in, Vangelis Kechiriotis’ten aktardığı İzmir’e ilişkin “Smyrna’nın küstah otonomisi”[2] yakıştırması pek yerindedir.

Nitekim bir Osmanlı şehri olarak İzmir, sadece Osmanlı sınırları dışına sattıklarından ve aldıklarından değil, Osmanlı yerleşimlerine sattıkları ve aldıklarından da, “oktruva” denilen bir gümrük vergisi alır ve bu vergilerle zengin bir “özerk şehir” bütçesine sahip olur.

1822-1922 Arasında şehrin ihracat geliri, ithalat giderinin hep iki katıdır.

İzmir’in her dinden ileri gelenleri, bu “küstah özerklik”ten memnundur.

Elbette “Rabbena hep bana”[3] diyen “tek din, tek dil, tek millet” peşinde koşanlar hariç.

İzmir’in çok dinli, çok dilli ve “Smyrneika” ağızlı tarihi çarşısı hiç kapanmaz. Her millet kendi dininin emrettiği gün kepengini kapatır; İslâm millet Cuma, Yahudi millet Cumartesi, Hristiyan millet Pazar günü dükkân kapatır, birinin kapattığı gün öbür milletlerden esnaf ve zenaatkârların dükkânları açıktır.

Senin anlayacağın, İzmir çarşıları dur durak bilmez.

                                                        **       **       **

Barış arayışlarını, “zafere yakın” olan Ankara oyalayınca, İzmir’in Osmanlı’ya bağlı ve uluslararası güvenceye dayalı “özerklik” bildirisi, 30 Temmuz 1922’de Yüksek Komiser Stergiadis tarafından okunur.

Ama önce Stergiadis’i biraz tanıyalım:

“Elefterios Venizeleos’un yakın çevresindendi; İzmir’e tayin edilen memurların içinde hukukçuluğu dışında İslam hukuku üzerindeki bilgisiyle de tanınıyordu.

Bunlar belki yeterli nitelikler değildi, Stergiadis Epir (Yanya) valiliği yapmıştı, orada azınlıkların hukukuna riayet eden bir memur olarak tanınmıştı. İzmir’de de doğrusu temel iktisadi prensiplerin dışında Türklerle Yunanlılar arasında ayrım yapmamaya çalıştı.  Daha evvelki valilerden İttihatçı Rahmi Bey’in aksine şehrin Levanten aileleriyle de fazla yakınlık kurmadı. Onlardan seçkin bir centilmen diye rey alamadığı gibi, bölgenin Rumlarıyla da arası bozuldu. Çünkü açıkçası bu işgalden çok büyük şeyler bekliyorlardı. Kiliseyi de memnun edemedi. Sonunda üç yıl boyu her hareketi ve girişimi sabote edilen vali olarak İzmir’i terk etti…”[4]

Yani, “Her gördüğün sakallıyı deden sanma” derler ya, o hesap, her yabancı ismi, özellikle her Yunanlıyı “düşman” bellememek gerekir.

                                              **       **       **

Bir arada yaşamayı” savunan Sabitzade Emin Süreya, Çürükçüoğlu Nikolaki gibi hukukçu, gazeteci ve aydınların; İzmir Belediye başkanı Hacı Hasan Paşa ve Karşıyaka Belediye Başkanı Ahmet Şükrü Efendi gibi seçilmiş yöneticilerin de yer aldığı Hükümet Konağı önündeki toplantıda Stergiadis’in okuduğu “özerklik” bildirgesinde, özerklikten ne anladıklarını en açık şekilde anlatan sözleri şöyledir:

“Halkların kurtuluşunun, devletlerarası antlaşmalar ve kararlarla gerçekleşen bir sonuç olmayıp bunun, belki özgürlüğü elde etmiş halklar tarafından kendi kendisinin yönetilmesiyle ve kazanılmış özgürlüğü gerçek ve sarsılmaz duruma getiren erdemlerin, ahlak uygulamasının vereceği güçle sağlamlaşacağı açık ve şaşmaz bir kuraldır. Bu yüzden geçmişin yakın ya da uzak olaylarını unutmak, şimdiki yüzyılın gerektirdiği barışsever çabayı, gerek ekonomik gerek fikri ilerleme yolundaki çalışmayı, ulusal ve dinsel bağnazlığa üstün tutmak,.. Küçük Asya’da oturan halklar için bir zorunluluktur…”[5]

İzmir’de “özerkliğin “Atina”ya bağlı olmasını isteyenler, birlikte yaşamayı istemeyen Yunan milliyetçileri elbette vardır ama çoğunluk, her yıl oylamalarla güncellenecek bir Osmanlı özerk şehri olmayı yeğler.

“Zafere ırak olmayan” Ankara, İzmir’i “Yunan”a vermeyen bu özerkliğe de şiddetle karşıdır!

Ankara ile anlaşmayı çıkarlarına uygun gören “emperyalist” İtilaf Devletleri bu özerkliğe karşıdır!

Hâlâ da “özerklik” Cumhuriyet tarihi boyunca ihanet ile eş anlam kullanılır çoğu ağızlarda, sevgili Maalouf!

                                                    **       **       **

“İstiklâl” uğruna, sonradan “Türk” sıfatı şart koşulacak olan Osmanlı İslâmlarının istiklâli uğruna verilen mücadele, İslâm’ın Nass’ına (kat’i, kesin, açık) emirlerine rağmen kabul edilmez, barışa karşı savaşta ısrar edilir.

“Artık onlar sizi bırakıp çekilir de sizinle savaşmazlar ve barış teklif ederlerse Allah onlara saldırmanıza izin vermez” denilen Nisâ suresindeki emirlere rağmen savaşta ısrar edilir;

“Eğer onlar barışa yönelirse sen de barıştan yana ol ve Allah’a güven” denilen Enfal suresindeki emirlere rağmen savaşta ısrar edilir ve “zafer” kazanılır!

Mevzubahis olan “zafer” ise, din-iman teferruat mıdır?

(foto: Kurtuluş ertesi Çarşı).


[1] Philip Mansel,  “Levant”, Everest Yayınları, 2011, s.277

[2] age, s.256

[3] “Rabbena Atina” duasının anlamı, “Dünya ve ahirette Rabbinden af ve afiyet istemektir. Affa ve afiyete kavuşan, dünya ve ahirette kurtuluşa ermiştir.” Halk ağzında “hep bana kurtuluş, af ve afiyet” anlamına “hep bana” eki alır.

[4] İlber Ortaylı Milliyet gazetesi, 17 Mayıs 2009

[5] Yavuz Özmakas, “İyonya’da Son Akşam”, Şenocak Yayınları2010, s115-116

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s